📖 Cüz 12
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
6
۞ وَمَا مِن دَآبَّةٍۢ فِى ٱلْأَرْضِ إِلَّا عَلَى ٱللَّهِ رِزْقُهَا وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّهَا وَمُسْتَوْدَعَهَا ۚ كُلٌّۭ فِى كِتَٰبٍۢ مُّبِينٍۢ
Okunuş
vemâ min dâbbetin fi-l'ardi illâ `ale-llâhi rizkuhâ veya`lemu mustekarrahâ vemustevde`ahâ. kullun fî kitâbim mubîn.
Meal (Diyanet)
Yeryüzünde yaşayan bütün canlıların rızkı ancak Allah'a aittir. O, canlıları babaların sulbünde kararlaşmış ve anaların rahminde kararlaşmakta iken de bilir. Her şey apaçık bir Kitaptadır.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
7
وَهُوَ ٱلَّذِى خَلَقَ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضَ فِى سِتَّةِ أَيَّامٍۢ وَكَانَ عَرْشُهُۥ عَلَى ٱلْمَآءِ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًۭا ۗ وَلَئِن قُلْتَ إِنَّكُم مَّبْعُوثُونَ مِنۢ بَعْدِ ٱلْمَوْتِ لَيَقُولَنَّ ٱلَّذِينَ كَفَرُوٓا۟ إِنْ هَٰذَآ إِلَّا سِحْرٌۭ مُّبِينٌۭ
Okunuş
vehuve-lleẕî ḫaleka-ssemâvâti vel'arda fî sitteti eyyâmiv vekâne `arşuhû `ale-lmâi liyebluvekum eyyukum ahsenu `amelâ. velein kulte innekum meb`ûŝûne mim ba`di-lmevti leyekûlenne-lleẕîne keferû in hâẕâ illâ sihrum mubîn.
Meal (Diyanet)
Arş'ı su üzerinde iken, hanginizin daha güzel işi işleyeceğini ortaya koymak için, gökleri ve yeri altı günde yaratan O'dur. And olsun ki, "Siz gerçekten, ölümden sonra dirileceksiniz" desen, inkar edenler: "Bu, apaçık bir sihirden başka bir şey değildir" derler.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
8
وَلَئِنْ أَخَّرْنَا عَنْهُمُ ٱلْعَذَابَ إِلَىٰٓ أُمَّةٍۢ مَّعْدُودَةٍۢ لَّيَقُولُنَّ مَا يَحْبِسُهُۥٓ ۗ أَلَا يَوْمَ يَأْتِيهِمْ لَيْسَ مَصْرُوفًا عَنْهُمْ وَحَاقَ بِهِم مَّا كَانُوا۟ بِهِۦ يَسْتَهْزِءُونَ
Okunuş
velein eḫḫarnâ `anhumu-l`aẕâbe ilâ ummetim ma`dûdetil leyekûlunne mâ yahbisuh. elâ yevme ye'tîhim leyse masrûfen `anhum vehâka bihim mâ kânû bihî yestehziûn.
Meal (Diyanet)
And olsun ki, onların azabını sayılı bir süreye kadar ertelesek, "Onu alıkoyan nedir?" derler. Bilin ki, onlara azab geldiği gün, artık geri çevrilmez; alaya aldıkları şey onları mahvedecektir.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
9
وَلَئِنْ أَذَقْنَا ٱلْإِنسَٰنَ مِنَّا رَحْمَةًۭ ثُمَّ نَزَعْنَٰهَا مِنْهُ إِنَّهُۥ لَيَـُٔوسٌۭ كَفُورٌۭ
Okunuş
velein eẕakne-l'insâne minnâ rahmeten ŝumme neza`nâhâ minh. innehû leyeûsun kefûr.
Meal (Diyanet)
And olsun ki, insana nimetimizi tattırır sonra onu ondan çekip alırsak, o şüphesiz umutsuz bir nanköre döner.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
10
وَلَئِنْ أَذَقْنَٰهُ نَعْمَآءَ بَعْدَ ضَرَّآءَ مَسَّتْهُ لَيَقُولَنَّ ذَهَبَ ٱلسَّيِّـَٔاتُ عَنِّىٓ ۚ إِنَّهُۥ لَفَرِحٌۭ فَخُورٌ
Okunuş
velein eẕaknâhu na`mâe ba`de darrâe messethu leyekûlenne ẕehebe-sseyyiâtu `annî. innehû leferihun feḫûr.
Meal (Diyanet)
Başına gelen sıkıntıdan sonra, ona bir nimet tattırırsak, "Musibetler başımdan gitti" der; doğrusu o, şımarıp böbürlenen biridir.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
11
إِلَّا ٱلَّذِينَ صَبَرُوا۟ وَعَمِلُوا۟ ٱلصَّٰلِحَٰتِ أُو۟لَٰٓئِكَ لَهُم مَّغْفِرَةٌۭ وَأَجْرٌۭ كَبِيرٌۭ
Okunuş
ille-lleẕîne saberû ve`amilu-ssâlihâti. ulâike lehum mağfiratuv veecrun kebîr.
Meal (Diyanet)
Bunların dışında, sabredip iyi işler işleyen kimseler, işte onlara mağfiret ve büyük ecir vardır.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
12
فَلَعَلَّكَ تَارِكٌۢ بَعْضَ مَا يُوحَىٰٓ إِلَيْكَ وَضَآئِقٌۢ بِهِۦ صَدْرُكَ أَن يَقُولُوا۟ لَوْلَآ أُنزِلَ عَلَيْهِ كَنزٌ أَوْ جَآءَ مَعَهُۥ مَلَكٌ ۚ إِنَّمَآ أَنتَ نَذِيرٌۭ ۚ وَٱللَّهُ عَلَىٰ كُلِّ شَىْءٍۢ وَكِيلٌ
Okunuş
fele`alleke târikum ba`da mâ yûhâ ileyke vedâikum bihî sadruke ey yekûlû levlâ unzile `aleyhi kenzun ev câe me`ahû melek. innemâ ente neẕîr. vellâhu `alâ kulli şey'iv vekîl.
Meal (Diyanet)
Putperestlerin: "Ona bir hazine indirilmeli veya yanında bir melek gelmeli değil miydi?" demelerinden senin kalbin daralır ve belki de sana vahyolunanın bir kısmını terkedecek olursun. Sen ancak bir uyarıcısın, Allah her şeye vekildir.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
13
أَمْ يَقُولُونَ ٱفْتَرَىٰهُ ۖ قُلْ فَأْتُوا۟ بِعَشْرِ سُوَرٍۢ مِّثْلِهِۦ مُفْتَرَيَٰتٍۢ وَٱدْعُوا۟ مَنِ ٱسْتَطَعْتُم مِّن دُونِ ٱللَّهِ إِن كُنتُمْ صَٰدِقِينَ
Okunuş
em yekûlûne-fterâh. kul fe'tû bi`aşri suverim miŝlihî mufterayâtiv ved`û meni-steta`tum min dûni-llâhi in kuntum sâdikîn.
Meal (Diyanet)
Senin için: "Onu uydurdu" diyorlar, öyle mi? De ki: "Öyleyse onun surelerine benzer uydurma on sure meydana getirin, iddianızda samimi iseniz, Allah'tan başka çağırabileceklerinizi de çağırın."
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
14
فَإِلَّمْ يَسْتَجِيبُوا۟ لَكُمْ فَٱعْلَمُوٓا۟ أَنَّمَآ أُنزِلَ بِعِلْمِ ٱللَّهِ وَأَن لَّآ إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ ۖ فَهَلْ أَنتُم مُّسْلِمُونَ
Okunuş
feillem yestecîbû lekum fa`lemû ennemâ unzile bi`ilmi-llâhi veel lâ ilâhe illâ hû. fehel entum muslimûn.
Meal (Diyanet)
Söylediğinizi yapamazlarsa, bilin ki o, ancak Allah'ın ilmiyle indirilmiştir. O'ndan başka tanrı yoktur, artık müslümansınız değil mi?
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
15
مَن كَانَ يُرِيدُ ٱلْحَيَوٰةَ ٱلدُّنْيَا وَزِينَتَهَا نُوَفِّ إِلَيْهِمْ أَعْمَٰلَهُمْ فِيهَا وَهُمْ فِيهَا لَا يُبْخَسُونَ
Okunuş
men kâne yurîdu-lhayâte-ddunyâ vezînetehâ nuveffi ileyhim a`mâlehum fîhâ vehum fîhâ lâ yubḫasûn.
Meal (Diyanet)
Dünya hayatını ve güzelliklerini isteyenlere, orada işlediklerinin karşılığını tastamam veririz; onlar orada bir eksikliğe de uğratılmazlar.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
16
أُو۟لَٰٓئِكَ ٱلَّذِينَ لَيْسَ لَهُمْ فِى ٱلْءَاخِرَةِ إِلَّا ٱلنَّارُ ۖ وَحَبِطَ مَا صَنَعُوا۟ فِيهَا وَبَٰطِلٌۭ مَّا كَانُوا۟ يَعْمَلُونَ
Okunuş
ulâike-lleẕîne leyse lehum fi-l'âḫirati ille-nnâr. vehabita mâ sane`û fîhâ vebâtilum mâ kânû ya`melûn.
Meal (Diyanet)
İşte ahirette onlara ateşten başka bir şey yoktur. İşledikleri şeyler orada boşa gitmiştir. Zaten yapmakta oldukları da batıldır.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
17
أَفَمَن كَانَ عَلَىٰ بَيِّنَةٍۢ مِّن رَّبِّهِۦ وَيَتْلُوهُ شَاهِدٌۭ مِّنْهُ وَمِن قَبْلِهِۦ كِتَٰبُ مُوسَىٰٓ إِمَامًۭا وَرَحْمَةً ۚ أُو۟لَٰٓئِكَ يُؤْمِنُونَ بِهِۦ ۚ وَمَن يَكْفُرْ بِهِۦ مِنَ ٱلْأَحْزَابِ فَٱلنَّارُ مَوْعِدُهُۥ ۚ فَلَا تَكُ فِى مِرْيَةٍۢ مِّنْهُ ۚ إِنَّهُ ٱلْحَقُّ مِن رَّبِّكَ وَلَٰكِنَّ أَكْثَرَ ٱلنَّاسِ لَا يُؤْمِنُونَ
Okunuş
efemen kâne `alâ beyyinetim mir rabbihî veyetlûhu şâhidum minhu vemin kablihî kitâbu mûsâ imâmev verahmeh. ulâike yu'minûne bih. vemey yekfur bihî mine-l'ahzâbi felnâru mev`iduh. felâ teku fî miryetim minhu innehu-lhakku mir rabbike velâkinne ekŝera-nnâsi lâ yu'minûn.
Meal (Diyanet)
Rabbinin katından bir belgesi ve onun arkasından da bir şahidi olanlar, önlerinde de Musa'nın Kitap'ı önder ve rahmet olarak bulunanlardır ki, işte onlar Kuran'a inanırlar. Hangi topluluk onu inkar ederse yeri ateştir; senin de bundan şüphen olmasın. Doğrusu o, Rabbinden bir gerçektir, fakat insanların çoğu inanmazlar.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
18
وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ ٱفْتَرَىٰ عَلَى ٱللَّهِ كَذِبًا ۚ أُو۟لَٰٓئِكَ يُعْرَضُونَ عَلَىٰ رَبِّهِمْ وَيَقُولُ ٱلْأَشْهَٰدُ هَٰٓؤُلَآءِ ٱلَّذِينَ كَذَبُوا۟ عَلَىٰ رَبِّهِمْ ۚ أَلَا لَعْنَةُ ٱللَّهِ عَلَى ٱلظَّٰلِمِينَ
Okunuş
vemen ażlemu mimmeni-fterâ `ale-llâhi keẕibâ. ulâike yu`radûne `alâ rabbihim veyekûlu-l'eşhâdu hâulâi-lleẕîne keẕebû `alâ rabbihim. elâ la`netu-llâhi `ale-żżâlimîn.
Meal (Diyanet)
Yalan söyleyerek Allah'a iftira edenden daha zalim kim vardır? İşte bunlar Rablerine götürülürler ve şahidler: "Rablerine yalan söyleyenler bunlardır" derler. Bilin ki Allah'ın laneti haksızlık yapanlaradır.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
19
ٱلَّذِينَ يَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ ٱللَّهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجًۭا وَهُم بِٱلْءَاخِرَةِ هُمْ كَٰفِرُونَ
Okunuş
elleẕîne yesuddûne `an sebîli-llâhi veyebğûnehâ `ivecâ. vehum bil'âḫirati hum kâfirûn.
Meal (Diyanet)
Bunlar Allah'ın yolundan alıkorlar ve o yolu eğriltmeğe çalışırlar; işte onlar ahireti inkar edenlerdir.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
20
أُو۟لَٰٓئِكَ لَمْ يَكُونُوا۟ مُعْجِزِينَ فِى ٱلْأَرْضِ وَمَا كَانَ لَهُم مِّن دُونِ ٱللَّهِ مِنْ أَوْلِيَآءَ ۘ يُضَٰعَفُ لَهُمُ ٱلْعَذَابُ ۚ مَا كَانُوا۟ يَسْتَطِيعُونَ ٱلسَّمْعَ وَمَا كَانُوا۟ يُبْصِرُونَ
Okunuş
ulâike lem yekûnû mu`cizîne fi-l'ardi vemâ kâne lehum min dûni-llâhi min evliyâ'. yudâ`afu lehumu-l`aẕâb. mâ kânû yestetî`ûne-ssem`a vemâ kânû yubsirûn.
Meal (Diyanet)
Bunlar yeryüzünde Allah'ı aciz bırakamazlar. Allah'dan başka kendilerini kurtaracak dostları da yoktur. Azab onlara kat kat verilir; işitemezler ve göremezlerdi.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
21
أُو۟لَٰٓئِكَ ٱلَّذِينَ خَسِرُوٓا۟ أَنفُسَهُمْ وَضَلَّ عَنْهُم مَّا كَانُوا۟ يَفْتَرُونَ
Okunuş
ulâike-lleẕîne ḫasirû enfusehum vedalle `anhum mâ kânû yefterûn.
Meal (Diyanet)
İşte bunlar kendilerine yazık edenlerdir. Uydurdukları putlar da onlardan uzaklaşıp kaybolmuştur.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
22
لَا جَرَمَ أَنَّهُمْ فِى ٱلْءَاخِرَةِ هُمُ ٱلْأَخْسَرُونَ
Okunuş
lâ cerame ennehum fi-l'âḫirati humu-l'aḫserûn.
Meal (Diyanet)
Ahirette en çok kayba uğrayacaklar şüphesiz bunlardır.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
23
إِنَّ ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَعَمِلُوا۟ ٱلصَّٰلِحَٰتِ وَأَخْبَتُوٓا۟ إِلَىٰ رَبِّهِمْ أُو۟لَٰٓئِكَ أَصْحَٰبُ ٱلْجَنَّةِ ۖ هُمْ فِيهَا خَٰلِدُونَ
Okunuş
inne-lleẕîne âmenû ve`amilu-ssâlihâti veaḫbetû ilâ rabbihim ulâike ashâbu-lcenneh. hum fîhâ ḫâlidûn.
Meal (Diyanet)
Doğrusu inanan ve yararlı iş yapanlar ve Rablerine boyun eğenler, işte onlar cennetliklerdir; orada temellidirler.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
24
۞ مَثَلُ ٱلْفَرِيقَيْنِ كَٱلْأَعْمَىٰ وَٱلْأَصَمِّ وَٱلْبَصِيرِ وَٱلسَّمِيعِ ۚ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلًا ۚ أَفَلَا تَذَكَّرُونَ
Okunuş
meŝelu-lferîkayni kel'a`mâ vel'esammi velbesîri vessemî`. hel yesteviyâni meŝelâ. efelâ teẕekkerûn.
Meal (Diyanet)
Bu iki zümrenin durumu, kör ve sağır kimse ile gören ve işiten kimsenin durumuna benzer. Durumları hiç eşit olabilir mi? İbret almıyor musunuz?
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
25
وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إِلَىٰ قَوْمِهِۦٓ إِنِّى لَكُمْ نَذِيرٌۭ مُّبِينٌ
Okunuş
velekad erselnâ nûhan ilâ kavmih. innî lekum neẕîrum mubîn.
Meal (Diyanet)
And olsun ki biz Nuh'u kendi milletine gönderdik; "Ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım; Allah'tan başkasına kulluk etmeyin; doğrusu ben hakkınızda can yakıcı bir günün azabından korkuyorum" dedi.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
26
أَن لَّا تَعْبُدُوٓا۟ إِلَّا ٱللَّهَ ۖ إِنِّىٓ أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ أَلِيمٍۢ
Okunuş
el lâ ta`budû ille-llâh. innî eḫâfu `aleykum `aẕâbe yevmin elîm.
Meal (Diyanet)
And olsun ki biz Nuh'u kendi milletine gönderdik; "Ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım; Allah'tan başkasına kulluk etmeyin; doğrusu ben hakkınızda can yakıcı bir günün azabından korkuyorum" dedi.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
27
فَقَالَ ٱلْمَلَأُ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ مِن قَوْمِهِۦ مَا نَرَىٰكَ إِلَّا بَشَرًۭا مِّثْلَنَا وَمَا نَرَىٰكَ ٱتَّبَعَكَ إِلَّا ٱلَّذِينَ هُمْ أَرَاذِلُنَا بَادِىَ ٱلرَّأْىِ وَمَا نَرَىٰ لَكُمْ عَلَيْنَا مِن فَضْلٍۭ بَلْ نَظُنُّكُمْ كَٰذِبِينَ
Okunuş
fekâle-lmeleu-lleẕîne keferû min kavmihî mâ nerâke illâ beşeram miŝlenâ vemâ nerâke-ttebe`ake ille-lleẕîne hum erâẕilunâ bâdiye-rra'y. vemâ nerâ lekum `aleynâ min fadlim bel neżunnukum kâẕibîn.
Meal (Diyanet)
Milletinin inkarcı ileri gelenleri: "Senin ancak kendimiz gibi bir insan olduğunu görüyoruz. Daha başlangıçta, sana bizim ayak takımı dışında kimsenin uyduğunu görmüyoruz. Sizin bizden bir üstünlüğünüz yoktur; biz sizi yalancı sanıyoruz" dediler.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
28
قَالَ يَٰقَوْمِ أَرَءَيْتُمْ إِن كُنتُ عَلَىٰ بَيِّنَةٍۢ مِّن رَّبِّى وَءَاتَىٰنِى رَحْمَةًۭ مِّنْ عِندِهِۦ فَعُمِّيَتْ عَلَيْكُمْ أَنُلْزِمُكُمُوهَا وَأَنتُمْ لَهَا كَٰرِهُونَ
Okunuş
kâle yâ kavmi era'eytum in kuntu `alâ beyyinetim mir rabbî veâtânî rahmetem min `indihî fe`ummiyet `aleykum. enulzimukumûhâ veentum lehâ kârihûn.
Meal (Diyanet)
Nuh: "Ey milletim! Rabbimin katından bir delilim bulunsa ve bana yine katından bir rahmet vermiş de bunlar sizden gizlenmiş olsa, söyleyin bana, hoşlanmadığınız halde zorla sizi bunlara mecbur mu ederiz?" dedi.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
29
وَيَٰقَوْمِ لَآ أَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مَالًا ۖ إِنْ أَجْرِىَ إِلَّا عَلَى ٱللَّهِ ۚ وَمَآ أَنَا۠ بِطَارِدِ ٱلَّذِينَ ءَامَنُوٓا۟ ۚ إِنَّهُم مُّلَٰقُوا۟ رَبِّهِمْ وَلَٰكِنِّىٓ أَرَىٰكُمْ قَوْمًۭا تَجْهَلُونَ
Okunuş
veyâ kavmi lâ es'elukum `aleyhi mâlâ. in ecriye illâ `ale-llâhi vemâ ene bitâridi-lleẕîne âmenû. innehum mulâkû rabbihim velâkinnî erâkum kavmen techelûn.
Meal (Diyanet)
"Ey milletim! Buna karşılık ben sizden bir mal da istemiyorum. Benim ücretim Allah'a aittir; inananları da kovacak değilim; çünkü onlar Rableriyle karşılaşacaklar; fakat ben sizi cahil bir millet olarak görüyorum."
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
30
وَيَٰقَوْمِ مَن يَنصُرُنِى مِنَ ٱللَّهِ إِن طَرَدتُّهُمْ ۚ أَفَلَا تَذَكَّرُونَ
Okunuş
veyâ kavmi mey yensurunî mine-llâhi in tarattuhum. efelâ teẕekkerûn.
Meal (Diyanet)
"Ey milletim! Onları kovarsam, Allah'a karşı beni kim savunur? Düşünmez misiniz?"
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
31
وَلَآ أَقُولُ لَكُمْ عِندِى خَزَآئِنُ ٱللَّهِ وَلَآ أَعْلَمُ ٱلْغَيْبَ وَلَآ أَقُولُ إِنِّى مَلَكٌۭ وَلَآ أَقُولُ لِلَّذِينَ تَزْدَرِىٓ أَعْيُنُكُمْ لَن يُؤْتِيَهُمُ ٱللَّهُ خَيْرًا ۖ ٱللَّهُ أَعْلَمُ بِمَا فِىٓ أَنفُسِهِمْ ۖ إِنِّىٓ إِذًۭا لَّمِنَ ٱلظَّٰلِمِينَ
Okunuş
velâ ekûlu lekum `indî ḫazâinu-llâhi velâ a`lemu-lğaybe velâ ekûlu innî melekuv velâ ekûlu lilleẕîne tezderî a`yunukum ley yu'tiyehumu-llâhu ḫayrâ. allâhu a`lemu bimâ fî enfusihim. innî iẕel lemine-żżâlimîn.
Meal (Diyanet)
"Size, Allah'ın hazineleri yanımdadır demiyorum; gaybı da bilmem; doğrusu melek olduğumu da söylemiyorum; küçük gördüklerinize Allah iyilik vermeyecektir diyemem; içlerinde olanı Allah daha iyi bilir. Yoksa şüphesiz haksızlık edenlerden olurum."
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
32
قَالُوا۟ يَٰنُوحُ قَدْ جَٰدَلْتَنَا فَأَكْثَرْتَ جِدَٰلَنَا فَأْتِنَا بِمَا تَعِدُنَآ إِن كُنتَ مِنَ ٱلصَّٰدِقِينَ
Okunuş
kâlû yâ nûhu kad câdeltenâ feekŝerte cidâlenâ fe'tinâ bimâ te`idunâ in kunte mine-ssâdikîn.
Meal (Diyanet)
"Ey Nuh! Bizimle cidden tartıştın; hem de çok tartıştın. Doğru sözlülerden isen tehdit ettiğin azabı başımıza getir" dediler.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
33
قَالَ إِنَّمَا يَأْتِيكُم بِهِ ٱللَّهُ إِن شَآءَ وَمَآ أَنتُم بِمُعْجِزِينَ
Okunuş
kâle innemâ ye'tîkum bihi-llâhu in şâe vemâ entum bimu`cizîn.
Meal (Diyanet)
"Ancak Allah dilerse onu başınıza getirir, siz O'nu aciz bırakamazsınız. Allah sizi azdırmak isterse, ben size öğüt vermek istesem de faydası olmaz. O, sizin Rabbinizdir, O'na döndürüleceksiniz" dedi.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
34
وَلَا يَنفَعُكُمْ نُصْحِىٓ إِنْ أَرَدتُّ أَنْ أَنصَحَ لَكُمْ إِن كَانَ ٱللَّهُ يُرِيدُ أَن يُغْوِيَكُمْ ۚ هُوَ رَبُّكُمْ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
Okunuş
velâ yenfe`ukum nushî in erattu en ensaha lekum in kâne-llâhu yurîdu ey yuğviyekum. huve rabbukum veileyhi turce`ûn.
Meal (Diyanet)
"Ancak Allah dilerse onu başınıza getirir, siz O'nu aciz bırakamazsınız. Allah sizi azdırmak isterse, ben size öğüt vermek istesem de faydası olmaz. O, sizin Rabbinizdir, O'na döndürüleceksiniz" dedi.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
35
أَمْ يَقُولُونَ ٱفْتَرَىٰهُ ۖ قُلْ إِنِ ٱفْتَرَيْتُهُۥ فَعَلَىَّ إِجْرَامِى وَأَنَا۠ بَرِىٓءٌۭ مِّمَّا تُجْرِمُونَ
Okunuş
em yekûlûne-fterâh. kul ini-fteraytuhû fe`aleyye icrâmî veenâ berîum mimmâ tucrimûn.
Meal (Diyanet)
Sana "Kuran'ı kendiliğinden uydurdu" derler, de ki: "Uydurdumsa suçu bana aittir; oysa ben sizin işlediğiniz günahlardan uzağım."
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
36
وَأُوحِىَ إِلَىٰ نُوحٍ أَنَّهُۥ لَن يُؤْمِنَ مِن قَوْمِكَ إِلَّا مَن قَدْ ءَامَنَ فَلَا تَبْتَئِسْ بِمَا كَانُوا۟ يَفْعَلُونَ
Okunuş
veûhiye ilâ nûhin ennehû ley yu'mine min kavmike illâ men kad âmene felâ tebteis bimâ kânû yef`alûn.
Meal (Diyanet)
Nuh'a, "Senin milletinden, inanmış olanlardan başkası inanmayacaktır; onların yapageldiklerine üzülme; nezaretimiz altında, sana bildirdiğimiz gibi gemiyi yap. Haksızlık yapanlar için Bana baş vurma, çünkü onlar suda boğulacaklardır" diye Allah tarafından vahyolundu.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
37
وَٱصْنَعِ ٱلْفُلْكَ بِأَعْيُنِنَا وَوَحْيِنَا وَلَا تُخَٰطِبْنِى فِى ٱلَّذِينَ ظَلَمُوٓا۟ ۚ إِنَّهُم مُّغْرَقُونَ
Okunuş
vasne`i-lfulke bia`yuninâ vevahyinâ velâ tuḫâtibnî fi-lleẕîne żalemû. innehum muğrakûn.
Meal (Diyanet)
Nuh'a, "Senin milletinden, inanmış olanlardan başkası inanmayacaktır; onların yapageldiklerine üzülme; nezaretimiz altında, sana bildirdiğimiz gibi gemiyi yap. Haksızlık yapanlar için Bana baş vurma, çünkü onlar suda boğulacaklardır" diye Allah tarafından vahyolundu.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
38
وَيَصْنَعُ ٱلْفُلْكَ وَكُلَّمَا مَرَّ عَلَيْهِ مَلَأٌۭ مِّن قَوْمِهِۦ سَخِرُوا۟ مِنْهُ ۚ قَالَ إِن تَسْخَرُوا۟ مِنَّا فَإِنَّا نَسْخَرُ مِنكُمْ كَمَا تَسْخَرُونَ
Okunuş
veyasne`u-lfulke vekullemâ merra `aleyhi meleum min kavmihî seḫirû minh. kâle in tesḫarû minnâ feinnâ nesḫaru minkum kemâ tesḫarûn.
Meal (Diyanet)
Gemiyi yaparken, milletinin inkarcı ileri gelenleri yanına uğradıkça onunla alay ederlerdi. O da: "Bizimle alay ediyorsunuz ama, alay ettiğiniz gibi biz de sizinle alay edeceğiz; rezil edecek olan azabın kime geleceğini ve kime sürekli azabın ineceğini göreceksiniz" dedi.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
39
فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ مَن يَأْتِيهِ عَذَابٌۭ يُخْزِيهِ وَيَحِلُّ عَلَيْهِ عَذَابٌۭ مُّقِيمٌ
Okunuş
fesevfe ta`lemûne mey ye'tîhi `aẕâbuy yuḫzîhi veyehillu `aleyhi `aẕâbum mukîm.
Meal (Diyanet)
Gemiyi yaparken, milletinin inkarcı ileri gelenleri yanına uğradıkça onunla alay ederlerdi. O da: "Bizimle alay ediyorsunuz ama, alay ettiğiniz gibi biz de sizinle alay edeceğiz; rezil edecek olan azabın kime geleceğini ve kime sürekli azabın ineceğini göreceksiniz" dedi.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
40
حَتَّىٰٓ إِذَا جَآءَ أَمْرُنَا وَفَارَ ٱلتَّنُّورُ قُلْنَا ٱحْمِلْ فِيهَا مِن كُلٍّۢ زَوْجَيْنِ ٱثْنَيْنِ وَأَهْلَكَ إِلَّا مَن سَبَقَ عَلَيْهِ ٱلْقَوْلُ وَمَنْ ءَامَنَ ۚ وَمَآ ءَامَنَ مَعَهُۥٓ إِلَّا قَلِيلٌۭ
Okunuş
hattâ iẕâ câe emrunâ vefâra-ttennûru kulne-hmil fîhâ min kullin zevceyni-ŝneyni veehleke illâ men sebeka `aleyhi-lkavlu vemen âmen. vemâ âmene me`ahû illâ kalîl.
Meal (Diyanet)
Buyruğumuz gelip tandırdan sular kaynamağa başlayınca, "Her cinsten birer çifti ve aleyhine hüküm verilmiş olanın dışında kalan çoluk çocuğunu ve inananları gemiye bindir" dedik. Pek az kimse onunla beraber inanmıştı.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
41
۞ وَقَالَ ٱرْكَبُوا۟ فِيهَا بِسْمِ ٱللَّهِ مَجْر۪ىٰهَا وَمُرْسَىٰهَآ ۚ إِنَّ رَبِّى لَغَفُورٌۭ رَّحِيمٌۭ
Okunuş
vekâle-rkebû fîhâ bismi-llâhi mecrâhâ vemursâhâ. inne rabbî leğafûrur rahîm.
Meal (Diyanet)
Allah "Oraya binin; yürümesi ve durması Allah'ın ismiyledir, Rabbin bağışlar ve merhamet eder" dedi.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
42
وَهِىَ تَجْرِى بِهِمْ فِى مَوْجٍۢ كَٱلْجِبَالِ وَنَادَىٰ نُوحٌ ٱبْنَهُۥ وَكَانَ فِى مَعْزِلٍۢ يَٰبُنَىَّ ٱرْكَب مَّعَنَا وَلَا تَكُن مَّعَ ٱلْكَٰفِرِينَ
Okunuş
vehiye tecrî bihim fî mevcin kelcibâli venâdâ nûhun-bnehû vekâne fî ma`ziliy yâ buneyye-rkem me`anâ velâ tekum me`a-lkâfirîn.
Meal (Diyanet)
Gemi, dağlar gibi dalgalar içinde onları götürürken, Nuh, bir kenarda ayrı kalmış olan oğluna "Ey oğulcuğum! Bizimle beraber gel, kafirlerle birlik olma" diye seslendi.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
43
قَالَ سَـَٔاوِىٓ إِلَىٰ جَبَلٍۢ يَعْصِمُنِى مِنَ ٱلْمَآءِ ۚ قَالَ لَا عَاصِمَ ٱلْيَوْمَ مِنْ أَمْرِ ٱللَّهِ إِلَّا مَن رَّحِمَ ۚ وَحَالَ بَيْنَهُمَا ٱلْمَوْجُ فَكَانَ مِنَ ٱلْمُغْرَقِينَ
Okunuş
kâle seâvî ilâ cebeliy ya`simunî mine-lmâ'. kâle lâ `âsime-lyevme min emri-llâhi illâ mer rahim. vehâle beynehume-lmevcu fekâne mine-lmuğrakîn.
Meal (Diyanet)
Oğlu: "Dağa sığınırım, beni sudan kurtarır" deyince, Nuh: "Bugün Allah'ın buyruğundan O'nun acıdıkları dışında kurtulacak yoktur" dedi. Aralarına dalga girdi, oğlu da boğulanlara karıştı.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
44
وَقِيلَ يَٰٓأَرْضُ ٱبْلَعِى مَآءَكِ وَيَٰسَمَآءُ أَقْلِعِى وَغِيضَ ٱلْمَآءُ وَقُضِىَ ٱلْأَمْرُ وَٱسْتَوَتْ عَلَى ٱلْجُودِىِّ ۖ وَقِيلَ بُعْدًۭا لِّلْقَوْمِ ٱلظَّٰلِمِينَ
Okunuş
vekîle yâ ardu-ble`î mâeki veyâ semâu akli`î veğîda-lmâu vekudiye-l'emru vestevet `ale-lcûdiyyi vekîle bu`del lilkavmi-żżâlimîn.
Meal (Diyanet)
Yere, "Suyunu çek!", göğe, "Ey gök sen de tut!" denildi. Su çekildi, iş de bitti; gemi Cudi'ye oturdu. "Haksızlık yapan millet Allah'ın rahmetinden uzak olsun" denildi.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
45
وَنَادَىٰ نُوحٌۭ رَّبَّهُۥ فَقَالَ رَبِّ إِنَّ ٱبْنِى مِنْ أَهْلِى وَإِنَّ وَعْدَكَ ٱلْحَقُّ وَأَنتَ أَحْكَمُ ٱلْحَٰكِمِينَ
Okunuş
venâdâ nûhur rabbehû fekâle rabbi inne-bnî min ehlî veinne va`deke-lhakku veente ahkemu-lhâkimîn.
Meal (Diyanet)
Nuh Rabbine seslendi: "Rabbim! Oğlum benim ailemdendi. Doğrusu Senin vadin haktır. Sen hükmedenlerin en iyi hükmedenisin" dedi.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
46
قَالَ يَٰنُوحُ إِنَّهُۥ لَيْسَ مِنْ أَهْلِكَ ۖ إِنَّهُۥ عَمَلٌ غَيْرُ صَٰلِحٍۢ ۖ فَلَا تَسْـَٔلْنِ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِۦ عِلْمٌ ۖ إِنِّىٓ أَعِظُكَ أَن تَكُونَ مِنَ ٱلْجَٰهِلِينَ
Okunuş
kâle yâ nûhu innehû leyse min ehlik. innehû `amelun ğayru sâlih. felâ tes'elni mâ leyse leke bihî `ilm. innî e`iżuke en tekûne mine-lcâhilîn.
Meal (Diyanet)
Allah: "Ey Nuh! O senin ailenden sayılmaz; çünkü kötü bir iş işlemiştir; öyleyse bilmediğin şeyi Benden isteme. İşte sana öğüt, bilgisizlerden olma" dedi.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
47
قَالَ رَبِّ إِنِّىٓ أَعُوذُ بِكَ أَنْ أَسْـَٔلَكَ مَا لَيْسَ لِى بِهِۦ عِلْمٌۭ ۖ وَإِلَّا تَغْفِرْ لِى وَتَرْحَمْنِىٓ أَكُن مِّنَ ٱلْخَٰسِرِينَ
Okunuş
kâle rabbi innî e`ûẕu bike en es'eleke mâ leyse lî bihî `ilm. veillâ tağfir lî veterhamnî ekum mine-lḫâsirîn.
Meal (Diyanet)
"Rabbim! Bilmediğim şeyi Senden istemekten Sana sığınırım. Beni bağışlamaz ve bana merhamet etmezsen kaybedenlerden olurum" dedi.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
48
قِيلَ يَٰنُوحُ ٱهْبِطْ بِسَلَٰمٍۢ مِّنَّا وَبَرَكَٰتٍ عَلَيْكَ وَعَلَىٰٓ أُمَمٍۢ مِّمَّن مَّعَكَ ۚ وَأُمَمٌۭ سَنُمَتِّعُهُمْ ثُمَّ يَمَسُّهُم مِّنَّا عَذَابٌ أَلِيمٌۭ
Okunuş
kîle yâ nûhu-hbit biselâmim minnâ veberakâtin `aleyke ve`alâ umemim mimmem me`ak. veumemun senumetti`uhum ŝumme yemessuhum minnâ `aẕâbun elîm.
Meal (Diyanet)
"Ey Nuh! Sana ve seninle beraber olan topluluklara bizden bir selamet ve bereketle gemiden in. Ama birçok toplulukları da geçindireceğiz, sonra onlara can yakıcı bir azab vereceğiz" denildi.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
49
تِلْكَ مِنْ أَنۢبَآءِ ٱلْغَيْبِ نُوحِيهَآ إِلَيْكَ ۖ مَا كُنتَ تَعْلَمُهَآ أَنتَ وَلَا قَوْمُكَ مِن قَبْلِ هَٰذَا ۖ فَٱصْبِرْ ۖ إِنَّ ٱلْعَٰقِبَةَ لِلْمُتَّقِينَ
Okunuş
tilke min embâi-lğaybi nûhîhâ ileyk. mâ kunte ta`lemuhâ ente velâ kavmuke min kabli hâẕâ. fasbir. inne-l`âkibete lilmuttekîn.
Meal (Diyanet)
Bunlar sana vahyettiğimiz bilinmeyen olaylardır. Sen de, milletin de daha önce bunları bilmezdiniz. Sabret, sonuç, Allah'tan sakınanlarındır.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
50
وَإِلَىٰ عَادٍ أَخَاهُمْ هُودًۭا ۚ قَالَ يَٰقَوْمِ ٱعْبُدُوا۟ ٱللَّهَ مَا لَكُم مِّنْ إِلَٰهٍ غَيْرُهُۥٓ ۖ إِنْ أَنتُمْ إِلَّا مُفْتَرُونَ
Okunuş
veilâ `âdin eḫâhum hûdâ. kâle yâ kavmi-`budu-llâhe mâ lekum min ilâhin ğayruh. in entum illâ mufterûn.
Meal (Diyanet)
Ad milletine kardeşleri Hud'u gönderdik. Şöyle dedi: "Ey milletim! Allah'a kulluk edin. O'ndan başka tanrınız yoktur; yoksa sadece yalan uyduran kimseler olursunuz."
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
51
يَٰقَوْمِ لَآ أَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْرًا ۖ إِنْ أَجْرِىَ إِلَّا عَلَى ٱلَّذِى فَطَرَنِىٓ ۚ أَفَلَا تَعْقِلُونَ
Okunuş
yâ kavmi lâ es'elukum `aleyhi ecrâ. in ecriye illâ `ale-lleẕî fetaranî. efelâ ta`kilûn.
Meal (Diyanet)
"Ey milletim! Buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak beni yaratana aittir. Akletmez misiniz?"
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
52
وَيَٰقَوْمِ ٱسْتَغْفِرُوا۟ رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُوٓا۟ إِلَيْهِ يُرْسِلِ ٱلسَّمَآءَ عَلَيْكُم مِّدْرَارًۭا وَيَزِدْكُمْ قُوَّةً إِلَىٰ قُوَّتِكُمْ وَلَا تَتَوَلَّوْا۟ مُجْرِمِينَ
Okunuş
veyâ kavmi-stağfirû rabbekum ŝumme tûbû ileyhi yursili-ssemâe `aleykum midrârav veyezidkum kuvveten ilâ kuvvetikum velâ tetevellev mucrimîn.
Meal (Diyanet)
"Ey milletim! Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O'na tevbe edin ki size gökten bol bol yağmur göndersin, kuvvetinize kuvvet katsın; suçlular olarak yüz çevirmeyin."
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
53
قَالُوا۟ يَٰهُودُ مَا جِئْتَنَا بِبَيِّنَةٍۢ وَمَا نَحْنُ بِتَارِكِىٓ ءَالِهَتِنَا عَن قَوْلِكَ وَمَا نَحْنُ لَكَ بِمُؤْمِنِينَ
Okunuş
kâlû yâ hûdu mâ ci'tenâ bibeyyinetiv vemâ nahnu bitârikî âlihetinâ `an kavlike vemâ nahnu leke bimu'minîn.
Meal (Diyanet)
"Ey Hud! Sen bize bir belge getirmeden, senin sözünden ötürü tanrılarımızı terketmeyiz ve sana inanmayız.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
54
إِن نَّقُولُ إِلَّا ٱعْتَرَىٰكَ بَعْضُ ءَالِهَتِنَا بِسُوٓءٍۢ ۗ قَالَ إِنِّىٓ أُشْهِدُ ٱللَّهَ وَٱشْهَدُوٓا۟ أَنِّى بَرِىٓءٌۭ مِّمَّا تُشْرِكُونَ
Okunuş
in nekûlu ille-`terâke ba`du âlihetinâ bisû'. kâle innî uşhidu-llâhe veşhedû ennî berîum mimmâ tuşrikûn.
Meal (Diyanet)
Bir kısım tanrılarımız seni çarpmıştır, demekten başka birşey demeyiz" dediler. Hud: "Doğrusu ben Allah'ı şahit tutuyorum; siz de şahit olun ki ben O'nu bırakıp koştuğunuz ortaklardan uzağım. Hepiniz bana tuzak kurun sonra da ertelemeyin. Ben, ancak benim de sizin de Rabbiniz olan Allah'a güvenirim. Hiçbir canlı yoktur ki Allah ona el koymamış bulunsun. Rabbim elbette doğru yoldadır. Eğer yüz çevirirseniz, şüphesiz ben size benimle gönderileni bildirdim. Rabbim sizden başka bir milleti yerinize getirebilir, O'na bir şey de yapamazsınız. Doğrusu Rabbim herşeyi koruyandır" dedi.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
55
مِن دُونِهِۦ ۖ فَكِيدُونِى جَمِيعًۭا ثُمَّ لَا تُنظِرُونِ
Okunuş
min dûnihî fekîdûnî cemî`an ŝumme lâ tunżirûn.
Meal (Diyanet)
Bir kısım tanrılarımız seni çarpmıştır, demekten başka birşey demeyiz" dediler. Hud: "Doğrusu ben Allah'ı şahit tutuyorum; siz de şahit olun ki ben O'nu bırakıp koştuğunuz ortaklardan uzağım. Hepiniz bana tuzak kurun sonra da ertelemeyin. Ben, ancak benim de sizin de Rabbiniz olan Allah'a güvenirim. Hiçbir canlı yoktur ki Allah ona el koymamış bulunsun. Rabbim elbette doğru yoldadır. Eğer yüz çevirirseniz, şüphesiz ben size benimle gönderileni bildirdim. Rabbim sizden başka bir milleti yerinize getirebilir, O'na bir şey de yapamazsınız. Doğrusu Rabbim herşeyi koruyandır" dedi.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
56
إِنِّى تَوَكَّلْتُ عَلَى ٱللَّهِ رَبِّى وَرَبِّكُم ۚ مَّا مِن دَآبَّةٍ إِلَّا هُوَ ءَاخِذٌۢ بِنَاصِيَتِهَآ ۚ إِنَّ رَبِّى عَلَىٰ صِرَٰطٍۢ مُّسْتَقِيمٍۢ
Okunuş
innî tevekkeltu `ale-llâhi rabbî verabbikum. mâ min dâbbetin illâ huve âḫiẕum binâsiyetihâ. inne rabbî `alâ sirâtim mustekîm.
Meal (Diyanet)
Bir kısım tanrılarımız seni çarpmıştır, demekten başka birşey demeyiz" dediler. Hud: "Doğrusu ben Allah'ı şahit tutuyorum; siz de şahit olun ki ben O'nu bırakıp koştuğunuz ortaklardan uzağım. Hepiniz bana tuzak kurun sonra da ertelemeyin. Ben, ancak benim de sizin de Rabbiniz olan Allah'a güvenirim. Hiçbir canlı yoktur ki Allah ona el koymamış bulunsun. Rabbim elbette doğru yoldadır. Eğer yüz çevirirseniz, şüphesiz ben size benimle gönderileni bildirdim. Rabbim sizden başka bir milleti yerinize getirebilir, O'na bir şey de yapamazsınız. Doğrusu Rabbim herşeyi koruyandır" dedi.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
57
فَإِن تَوَلَّوْا۟ فَقَدْ أَبْلَغْتُكُم مَّآ أُرْسِلْتُ بِهِۦٓ إِلَيْكُمْ ۚ وَيَسْتَخْلِفُ رَبِّى قَوْمًا غَيْرَكُمْ وَلَا تَضُرُّونَهُۥ شَيْـًٔا ۚ إِنَّ رَبِّى عَلَىٰ كُلِّ شَىْءٍ حَفِيظٌۭ
Okunuş
fein tevellev fekad eblağtukum mâ ursiltu bihî ileykum. veyestaḫlifu rabbî kavmen ğayrakum. velâ tedurrûnehû şey'â. inne rabbî `alâ kulli şey'in hafîż.
Meal (Diyanet)
Bir kısım tanrılarımız seni çarpmıştır, demekten başka birşey demeyiz" dediler. Hud: "Doğrusu ben Allah'ı şahit tutuyorum; siz de şahit olun ki ben O'nu bırakıp koştuğunuz ortaklardan uzağım. Hepiniz bana tuzak kurun sonra da ertelemeyin. Ben, ancak benim de sizin de Rabbiniz olan Allah'a güvenirim. Hiçbir canlı yoktur ki Allah ona el koymamış bulunsun. Rabbim elbette doğru yoldadır. Eğer yüz çevirirseniz, şüphesiz ben size benimle gönderileni bildirdim. Rabbim sizden başka bir milleti yerinize getirebilir, O'na bir şey de yapamazsınız. Doğrusu Rabbim herşeyi koruyandır" dedi.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
58
وَلَمَّا جَآءَ أَمْرُنَا نَجَّيْنَا هُودًۭا وَٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ مَعَهُۥ بِرَحْمَةٍۢ مِّنَّا وَنَجَّيْنَٰهُم مِّنْ عَذَابٍ غَلِيظٍۢ
Okunuş
velemmâ câe emrunâ necceynâ hûdev velleẕîne âmenû me`ahû birahmetim minnâ. venecceynâhum min `aẕâbin ğalîż.
Meal (Diyanet)
Buyruğumuz gelince, Hud'u ve beraberindeki inananları, rahmetimizle kurtardık. Onları çetin bir azabdan koruduk.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
59
وَتِلْكَ عَادٌۭ ۖ جَحَدُوا۟ بِـَٔايَٰتِ رَبِّهِمْ وَعَصَوْا۟ رُسُلَهُۥ وَٱتَّبَعُوٓا۟ أَمْرَ كُلِّ جَبَّارٍ عَنِيدٍۢ
Okunuş
vetilke `âdun cehadû biâyâti rabbihim ve`asav rusulehû vettebe`û emra kulli cebbârin `anîd.
Meal (Diyanet)
İşte bu, Rablerinin ayetlerini bile bile inkar eden, peygamberlerine kafa tutan ve her inatçı zorbanın emrine uyan Ad milletidir.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
60
وَأُتْبِعُوا۟ فِى هَٰذِهِ ٱلدُّنْيَا لَعْنَةًۭ وَيَوْمَ ٱلْقِيَٰمَةِ ۗ أَلَآ إِنَّ عَادًۭا كَفَرُوا۟ رَبَّهُمْ ۗ أَلَا بُعْدًۭا لِّعَادٍۢ قَوْمِ هُودٍۢ
Okunuş
veutbi`û fî hâẕihi-ddunyâ la`netev veyevme-lkiyâmeh. elâ inne `âden keferû rabbehum. elâ bu`del li`âdin kavmi hûd.
Meal (Diyanet)
Bu dünyada da, kıyamet gününde de lanete uğradılar. Bilin ki Ad milleti Rablerini inkar etti ve yine bilin ki Hud'un milleti Ad Allah'ın rahmetinden uzaklaştı.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
61
۞ وَإِلَىٰ ثَمُودَ أَخَاهُمْ صَٰلِحًۭا ۚ قَالَ يَٰقَوْمِ ٱعْبُدُوا۟ ٱللَّهَ مَا لَكُم مِّنْ إِلَٰهٍ غَيْرُهُۥ ۖ هُوَ أَنشَأَكُم مِّنَ ٱلْأَرْضِ وَٱسْتَعْمَرَكُمْ فِيهَا فَٱسْتَغْفِرُوهُ ثُمَّ تُوبُوٓا۟ إِلَيْهِ ۚ إِنَّ رَبِّى قَرِيبٌۭ مُّجِيبٌۭ
Okunuş
veilâ ŝemûde eḫâhum sâlihâ. kâle yâ kavmi-`budu-llâhe mâ lekum min ilâhin ğayruh. huve enşeekum mine-l'ardi vesta`merakum fîhâ festağfirûhu ŝumme tûbû ileyh. inne rabbî karîbum mucîb.
Meal (Diyanet)
Semud milletine kardeşleri Salih'i gönderdik. "Ey milletim! Allah'a kulluk edin; O'ndan başka tanrınız yoktur; sizi yeryüzünde yaratıp orayı imar etmenizi dileyen O'dur. Öyleyse O'ndan mağfiret dileyin, sonra da O'na tevbe edin. Doğrusu Rabbim size yakın ve duaları kabul edendir" dedi.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
62
قَالُوا۟ يَٰصَٰلِحُ قَدْ كُنتَ فِينَا مَرْجُوًّۭا قَبْلَ هَٰذَآ ۖ أَتَنْهَىٰنَآ أَن نَّعْبُدَ مَا يَعْبُدُ ءَابَآؤُنَا وَإِنَّنَا لَفِى شَكٍّۢ مِّمَّا تَدْعُونَآ إِلَيْهِ مُرِيبٍۢ
Okunuş
kâlû yâ sâlihu kad kunte fînâ mercuvven kable hâẕâ etenhânâ en na`bude mâ ya`budu âbâunâ veinnenâ lefî şekkim mimmâ ted`ûnâ ileyhi murîbun.
Meal (Diyanet)
"Ey Salih! Sen bundan önce, aramızda kendisinden iyilik beklenir bir kimseydin; şimdi babalarımızın taptıklarına bizi tapmaktan men mi ediyorsun? Doğrusu bizi çağırdığın şeyden şüphe ve endişedeyiz" dediler.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
63
قَالَ يَٰقَوْمِ أَرَءَيْتُمْ إِن كُنتُ عَلَىٰ بَيِّنَةٍۢ مِّن رَّبِّى وَءَاتَىٰنِى مِنْهُ رَحْمَةًۭ فَمَن يَنصُرُنِى مِنَ ٱللَّهِ إِنْ عَصَيْتُهُۥ ۖ فَمَا تَزِيدُونَنِى غَيْرَ تَخْسِيرٍۢ
Okunuş
kâle yâ kavmi era'eytum in kuntu `alâ beyyinetim mir rabbî veâtânî minhu rahmeten femey yensurunî mine-llâhi in `asaytuhû femâ tezîdûnenî ğayra taḫsîr.
Meal (Diyanet)
"Ey milletim! Eğer Rabbimden bir belgem olur ve bana rahmet eder de ben O'na baş kaldırırsam, söyleyin, Allah'a karşı beni kim savunur? Bana zararımı artırmaktan başka birşey yapamazsınız" dedi.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
64
وَيَٰقَوْمِ هَٰذِهِۦ نَاقَةُ ٱللَّهِ لَكُمْ ءَايَةًۭ فَذَرُوهَا تَأْكُلْ فِىٓ أَرْضِ ٱللَّهِ وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُوٓءٍۢ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابٌۭ قَرِيبٌۭ
Okunuş
veyâ kavmi hâẕihî nâkatu-llâhi lekum âyeten feẕerûhâ te'kul fî ardi-llâhi velâ temessûhâ bisûin feye'ḫuẕekum `aẕâbun karîb.
Meal (Diyanet)
"Ey milletim! Bu, size bir ayet olarak, Allah'ın devesidir. Bırakın onu, Allah'ın toprağında otlasın; ona fenalık etmeyin, yoksa siz hemen azaba uğrarsınız"
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
65
فَعَقَرُوهَا فَقَالَ تَمَتَّعُوا۟ فِى دَارِكُمْ ثَلَٰثَةَ أَيَّامٍۢ ۖ ذَٰلِكَ وَعْدٌ غَيْرُ مَكْذُوبٍۢ
Okunuş
fe`akarûhâ fekâle temette`û fî dârikum ŝelâŝete eyyâm. ẕâlike va`dun ğayru mekẕûb.
Meal (Diyanet)
Buna rağmen onu kesip devirdiler. O zaman Salih: "Yurdunuzda üç gün daha kalın. Bu, yalanlanmayacak bir sözdür" dedi.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
66
فَلَمَّا جَآءَ أَمْرُنَا نَجَّيْنَا صَٰلِحًۭا وَٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ مَعَهُۥ بِرَحْمَةٍۢ مِّنَّا وَمِنْ خِزْىِ يَوْمِئِذٍ ۗ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ ٱلْقَوِىُّ ٱلْعَزِيزُ
Okunuş
felemmâ câe emrunâ necceynâ sâlihav velleẕîne âmenû me`ahû birahmetim minnâ vemin ḫizyi yevmiiẕ. inne rabbeke huve-lkaviyyu-l`azîz.
Meal (Diyanet)
Buyruğumuz gelince, Salih'i ve beraberindeki inananları katımızdan bir rahmet olarak o günün rezilliğinden kurtardık. Doğrusu Rabbin pek kuvvetli ve güçlüdür.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
67
وَأَخَذَ ٱلَّذِينَ ظَلَمُوا۟ ٱلصَّيْحَةُ فَأَصْبَحُوا۟ فِى دِيَٰرِهِمْ جَٰثِمِينَ
Okunuş
veeḫaẕe-lleẕîne żalemu-ssayhatu feasbehû fî diyârihim câŝimîn.
Meal (Diyanet)
Haksızlık yapanları bir çığlık tuttu, oldukları yerde diz üstü çöküverdiler.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
68
كَأَن لَّمْ يَغْنَوْا۟ فِيهَآ ۗ أَلَآ إِنَّ ثَمُودَا۟ كَفَرُوا۟ رَبَّهُمْ ۗ أَلَا بُعْدًۭا لِّثَمُودَ
Okunuş
keel lem yağnev fîhâ. elâ inne ŝemûde keferû rabbehum. elâ bu`del liŝemûd.
Meal (Diyanet)
Sanki orada hiç yaşamamışlardı. Bilin ki, Semud milleti Rabbini inkar etmişti. Bilin ki, Semud milleti Allah'ın rahmetinden uzaklaştı.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
69
وَلَقَدْ جَآءَتْ رُسُلُنَآ إِبْرَٰهِيمَ بِٱلْبُشْرَىٰ قَالُوا۟ سَلَٰمًۭا ۖ قَالَ سَلَٰمٌۭ ۖ فَمَا لَبِثَ أَن جَآءَ بِعِجْلٍ حَنِيذٍۢ
Okunuş
velekad câet rusulunâ ibrâhîme bilbuşrâ kâlû selâmâ. kâle selâmun femâ lebiŝe en câe bi`iclin hanîẕ.
Meal (Diyanet)
And olsun ki, elçilerimiz müjde ile İbrahim'e geldiler. "Selam sana" dediler, "Size de selam" dedi, hemen kızartılmış bir buzağı getirdi.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
70
فَلَمَّا رَءَآ أَيْدِيَهُمْ لَا تَصِلُ إِلَيْهِ نَكِرَهُمْ وَأَوْجَسَ مِنْهُمْ خِيفَةًۭ ۚ قَالُوا۟ لَا تَخَفْ إِنَّآ أُرْسِلْنَآ إِلَىٰ قَوْمِ لُوطٍۢ
Okunuş
felemmâ raâ eydiyehum lâ tesilu ileyhi nekirahum veevcese minhum ḫîfeh. kâlû lâ teḫaf innâ ursilnâ ilâ kavmi lût.
Meal (Diyanet)
Ellerini ona uzatmadıklarını görünce, durumlarını beğenmedi ve içine korku düştü. Onlar, "Korkma, biz Lut milletine gönderildik" dediler.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
71
وَٱمْرَأَتُهُۥ قَآئِمَةٌۭ فَضَحِكَتْ فَبَشَّرْنَٰهَا بِإِسْحَٰقَ وَمِن وَرَآءِ إِسْحَٰقَ يَعْقُوبَ
Okunuş
vemraetuhû kâimetun fedahiket febeşşernâhâ biishâka vemiv verâi ishâka ya`kûb.
Meal (Diyanet)
Bu arada, İbrahim'in ayakta duran karısı gülünce, "Ona İshak'ı ardından Yakub'u müjdeleriz" dediler.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
72
قَالَتْ يَٰوَيْلَتَىٰٓ ءَأَلِدُ وَأَنَا۠ عَجُوزٌۭ وَهَٰذَا بَعْلِى شَيْخًا ۖ إِنَّ هَٰذَا لَشَىْءٌ عَجِيبٌۭ
Okunuş
kâlet yâ veyletâ eelidu veenâ `acûzuv vehâẕâ ba`lî şeyḫâ. inne hâẕâ leşey'un `acîb.
Meal (Diyanet)
"Vay başıma gelenler! Ben bir kocakarı, kocam da ihtiyar olmuşken nasıl doğurabilirim? Doğrusu bu şaşılacak bir şey" dedi.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
73
قَالُوٓا۟ أَتَعْجَبِينَ مِنْ أَمْرِ ٱللَّهِ ۖ رَحْمَتُ ٱللَّهِ وَبَرَكَٰتُهُۥ عَلَيْكُمْ أَهْلَ ٱلْبَيْتِ ۚ إِنَّهُۥ حَمِيدٌۭ مَّجِيدٌۭ
Okunuş
kâlû eta`cebîne min emri-llâhi rahmetu-llâhi veberakâtuhû `aleykum ehle-lbeyt. innehû hamîdum mecîd.
Meal (Diyanet)
"Ey evin hanımı! Allah'ın rahmeti ve bereketleri üzerinize olmuşken, nasıl Allah'ın işine şaşarsın? O, övülmeye layıktır, yücelerin yücesidir" dediler.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
74
فَلَمَّا ذَهَبَ عَنْ إِبْرَٰهِيمَ ٱلرَّوْعُ وَجَآءَتْهُ ٱلْبُشْرَىٰ يُجَٰدِلُنَا فِى قَوْمِ لُوطٍ
Okunuş
felemmâ ẕehebe `an ibrâhîme-rrav`u vecâethu-lbuşrâ yucâdilunâ fî kavmi lût.
Meal (Diyanet)
İbrahim'in korkusu gidip de müjde kendisine ulaşınca, Lut milleti hakkında elçilerimizle tartışmaya girişti.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
75
إِنَّ إِبْرَٰهِيمَ لَحَلِيمٌ أَوَّٰهٌۭ مُّنِيبٌۭ
Okunuş
inne ibrâhîme lehalîmun evvâhum munîb.
Meal (Diyanet)
Doğrusu İbrahim çok içli, yumuşak huylu ve kendini Allah'a vermiş bir kimse idi.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
76
يَٰٓإِبْرَٰهِيمُ أَعْرِضْ عَنْ هَٰذَآ ۖ إِنَّهُۥ قَدْ جَآءَ أَمْرُ رَبِّكَ ۖ وَإِنَّهُمْ ءَاتِيهِمْ عَذَابٌ غَيْرُ مَرْدُودٍۢ
Okunuş
yâ ibrâhîmu a`rid `an hâẕâ. innehû kad câe emru rabbik. veinnehum âtîhim `aẕâbun ğayru merdûd.
Meal (Diyanet)
Elçilerimiz, "Ey İbrahim! Bundan vazgeç, doğrusu Rabbinin emri gelmiştir. Onlara, şüphesiz, geri çevrilemeyecek bir azab gelmektedir" dediler.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
77
وَلَمَّا جَآءَتْ رُسُلُنَا لُوطًۭا سِىٓءَ بِهِمْ وَضَاقَ بِهِمْ ذَرْعًۭا وَقَالَ هَٰذَا يَوْمٌ عَصِيبٌۭ
Okunuş
velemmâ câet rusulunâ lûtan sîe bihim vedâka bihim ẕer`av vekâle hâẕâ yevmun `asîb.
Meal (Diyanet)
Elçilerimiz Lut'a gelince, onun fenasına gitti; çok sıkıldı, "Bu çetin bir gündür" dedi.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
78
وَجَآءَهُۥ قَوْمُهُۥ يُهْرَعُونَ إِلَيْهِ وَمِن قَبْلُ كَانُوا۟ يَعْمَلُونَ ٱلسَّيِّـَٔاتِ ۚ قَالَ يَٰقَوْمِ هَٰٓؤُلَآءِ بَنَاتِى هُنَّ أَطْهَرُ لَكُمْ ۖ فَٱتَّقُوا۟ ٱللَّهَ وَلَا تُخْزُونِ فِى ضَيْفِىٓ ۖ أَلَيْسَ مِنكُمْ رَجُلٌۭ رَّشِيدٌۭ
Okunuş
vecâehû kavmuhû yuhra`ûne ileyhi vemin kablu kânû ya`melûne-sseyyiât. kâle yâ kavmi hâulâi benâtî hunne atheru lekum fetteku-llâhe velâ tuḫzûni fî dayfî. eleyse minkum raculur raşîd.
Meal (Diyanet)
Milleti ona koşarak geldiler. Daha önce kötü işler işliyorlardı. "Ey milletim! İşte bunlar benim kızlarım, onlar sizin için daha temizdir. (size nikahlıyabilirim!) Allah'tan sakının, konuklarımın önünde beni rezil etmeyin. İçinizde aklı başında kimse yok mudur?" dedi.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
79
قَالُوا۟ لَقَدْ عَلِمْتَ مَا لَنَا فِى بَنَاتِكَ مِنْ حَقٍّۢ وَإِنَّكَ لَتَعْلَمُ مَا نُرِيدُ
Okunuş
kâlû lekad `alimte mâ lenâ fî benâtike min hakk. veinneke leta`lemu mâ nurîd.
Meal (Diyanet)
"And olsun ki, senin kızlarınla bir işimiz olmadığını biliyorsun; doğrusu, ne istediğimizin farkındasın" dediler.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
80
قَالَ لَوْ أَنَّ لِى بِكُمْ قُوَّةً أَوْ ءَاوِىٓ إِلَىٰ رُكْنٍۢ شَدِيدٍۢ
Okunuş
kâle lev enne lî bikum kuvveten ev âvî ilâ ruknin şedîd.
Meal (Diyanet)
"Keşke size yetecek bir kuvvetim olsa veya sağlam bir yere sığınsam" dedi.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
81
قَالُوا۟ يَٰلُوطُ إِنَّا رُسُلُ رَبِّكَ لَن يَصِلُوٓا۟ إِلَيْكَ ۖ فَأَسْرِ بِأَهْلِكَ بِقِطْعٍۢ مِّنَ ٱلَّيْلِ وَلَا يَلْتَفِتْ مِنكُمْ أَحَدٌ إِلَّا ٱمْرَأَتَكَ ۖ إِنَّهُۥ مُصِيبُهَا مَآ أَصَابَهُمْ ۚ إِنَّ مَوْعِدَهُمُ ٱلصُّبْحُ ۚ أَلَيْسَ ٱلصُّبْحُ بِقَرِيبٍۢ
Okunuş
kâlû yâ lûtu innâ rusulu rabbike ley yesilû ileyke feesri biehlike bikit`im mine-lleyli velâ yeltefit minkum ehadun ille-mraetek. innehû musîbuhâ mâ esâbehum. inne mev`idehumu-ssubh. eleyse-ssubhu bikarîb.
Meal (Diyanet)
"Ey Lut! Biz Rabbinin elçileriyiz, onlar sana ilişemiyecekler; geceleyin bir ara, ailenle beraber yola çık; karının dışında kimse geri kalmasın. Doğrusu onların başına gelen onun başına da gelecektir. Vadeleri gün doğana kadardır. Gün doğması yakın değil mi?" dediler.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
82
فَلَمَّا جَآءَ أَمْرُنَا جَعَلْنَا عَٰلِيَهَا سَافِلَهَا وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهَا حِجَارَةًۭ مِّن سِجِّيلٍۢ مَّنضُودٍۢ
Okunuş
felemmâ câe emrunâ ce`alnâ `âliyehâ sâfilehâ veemtarnâ `aleyhâ hicâratem min siccîlim mendûd.
Meal (Diyanet)
Buyruğumuz gelince oraların altını üstüne getirdik; üzerine Rabbinin katından, işaretli olarak yığın yığın sert taş yağdırdık. Bunlar zalimlerden hiçbir zaman uzak olmayacaktır.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
83
مُّسَوَّمَةً عِندَ رَبِّكَ ۖ وَمَا هِىَ مِنَ ٱلظَّٰلِمِينَ بِبَعِيدٍۢ
Okunuş
musevvemeten `inde rabbik. vemâ hiye mine-żżâlimîne bibe`îd.
Meal (Diyanet)
Buyruğumuz gelince oraların altını üstüne getirdik; üzerine Rabbinin katından, işaretli olarak yığın yığın sert taş yağdırdık. Bunlar zalimlerden hiçbir zaman uzak olmayacaktır.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
84
۞ وَإِلَىٰ مَدْيَنَ أَخَاهُمْ شُعَيْبًۭا ۚ قَالَ يَٰقَوْمِ ٱعْبُدُوا۟ ٱللَّهَ مَا لَكُم مِّنْ إِلَٰهٍ غَيْرُهُۥ ۖ وَلَا تَنقُصُوا۟ ٱلْمِكْيَالَ وَٱلْمِيزَانَ ۚ إِنِّىٓ أَرَىٰكُم بِخَيْرٍۢ وَإِنِّىٓ أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍۢ مُّحِيطٍۢ
Okunuş
veilâ medyene eḫâhum şu`aybâ. kâle yâ kavmi-`budu-llâhe mâ lekum min ilâhin ğayruh. velâ tenkusu-lmikyâle velmîzâne innî erâkum biḫayriv veinnî eḫâfu `aleykum `aẕâbe yevmim muhît.
Meal (Diyanet)
Medyen halkına kardeşleri Şuayb'ı gönderdik. Şöyle dedi: "Ey milletim! Allah'a kulluk edin; O'ndan başka tanrınız yoktur. Ölçüyü tartıyı eksik tutmayın. Doğrusu ben sizi bolluk içinde görüyorum ve hakkınızda kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum."
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
85
وَيَٰقَوْمِ أَوْفُوا۟ ٱلْمِكْيَالَ وَٱلْمِيزَانَ بِٱلْقِسْطِ ۖ وَلَا تَبْخَسُوا۟ ٱلنَّاسَ أَشْيَآءَهُمْ وَلَا تَعْثَوْا۟ فِى ٱلْأَرْضِ مُفْسِدِينَ
Okunuş
veyâ kavmi evfu-lmikyâle velmîzâne bilkisti velâ tebḫasu-nnâse eşyâehum velâ ta`ŝev fi-l'ardi mufsidîn.
Meal (Diyanet)
"Ey milletim! Ölçüyü ve tartıyı tamamı tamamına yapın; insanlara eşyalarını eksik vermeyin; yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın."
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
86
بَقِيَّتُ ٱللَّهِ خَيْرٌۭ لَّكُمْ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ ۚ وَمَآ أَنَا۠ عَلَيْكُم بِحَفِيظٍۢ
Okunuş
bekiyyetu-llâhi ḫayrul lekum in kuntum mu'minîn. vemâ ene `aleykum bihafîż.
Meal (Diyanet)
"İnanıyorsanız, Allah'ın geri bıraktığı helal kar sizin için daha hayırlıdır. Ben size bekçi değilim."
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
87
قَالُوا۟ يَٰشُعَيْبُ أَصَلَوٰتُكَ تَأْمُرُكَ أَن نَّتْرُكَ مَا يَعْبُدُ ءَابَآؤُنَآ أَوْ أَن نَّفْعَلَ فِىٓ أَمْوَٰلِنَا مَا نَشَٰٓؤُا۟ ۖ إِنَّكَ لَأَنتَ ٱلْحَلِيمُ ٱلرَّشِيدُ
Okunuş
kâlû yâ şu`aybu esalâtuke te'muruke en netruke mâ ya`budu âbâunâ ev en nef`ale fî emvâlinâ mâ neşâ'. inneke leente-lhalîmu-rraşîd.
Meal (Diyanet)
"Ey Şuayb! Babalarımızın taptığını bırakmamızı emreden veya mallarımızı istediğimiz gibi kullanmamızı meneden senin namazın mıdır? Sen doğrusu aklı başında, yumuşak huylu birisin" dediler.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
88
قَالَ يَٰقَوْمِ أَرَءَيْتُمْ إِن كُنتُ عَلَىٰ بَيِّنَةٍۢ مِّن رَّبِّى وَرَزَقَنِى مِنْهُ رِزْقًا حَسَنًۭا ۚ وَمَآ أُرِيدُ أَنْ أُخَالِفَكُمْ إِلَىٰ مَآ أَنْهَىٰكُمْ عَنْهُ ۚ إِنْ أُرِيدُ إِلَّا ٱلْإِصْلَٰحَ مَا ٱسْتَطَعْتُ ۚ وَمَا تَوْفِيقِىٓ إِلَّا بِٱللَّهِ ۚ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ أُنِيبُ
Okunuş
kâle yâ kavmi era'eytum in kuntu `alâ beyyinetim mir rabbî verazekanî minhu rizkan hasenâ. vemâ urîdu en uḫâlifekum ilâ mâ enhâkum `anh. in urîdu ille-l'islâha me-steta`t. vemâ tevfîkî illâ billâh. `aleyhi tevekkeltu veileyhi unîb.
Meal (Diyanet)
"Ey Milletim! Rabbimden benim bir belgem olduğu ve bana güzel bir rızık da verdiği halde, O'na karşı gelebilir miyim? Söylesenize! Size yasak ettiğim şeylerde, aykırı hareket etmek istemem; gücümün yettiği kadar ıslah etmekten başka bir dileğim yoktur. Başarım ancak Allah'tandır, O'na güvendim; O'na yöneliyorum" dedi.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
89
وَيَٰقَوْمِ لَا يَجْرِمَنَّكُمْ شِقَاقِىٓ أَن يُصِيبَكُم مِّثْلُ مَآ أَصَابَ قَوْمَ نُوحٍ أَوْ قَوْمَ هُودٍ أَوْ قَوْمَ صَٰلِحٍۢ ۚ وَمَا قَوْمُ لُوطٍۢ مِّنكُم بِبَعِيدٍۢ
Okunuş
veyâ kavmi lâ yecrimennekum şikâkî ey yusîbekum miŝlu mâ esâbe kavme nûhin ev kavme hûdin ev kavme sâlih. vemâ kavmu lûtim minkum bibe`îd.
Meal (Diyanet)
"Ey Milletim! Bana karşı gelmeniz, Nuh milletine veya Hud milletine yahut da Salih milletine gelen felaketin bir benzerini, sakın başınıza getirmesin. Lut milleti sizden uzak değildir."
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
90
وَٱسْتَغْفِرُوا۟ رَبَّكُمْ ثُمَّ تُوبُوٓا۟ إِلَيْهِ ۚ إِنَّ رَبِّى رَحِيمٌۭ وَدُودٌۭ
Okunuş
vestağfirû rabbekum ŝumme tûbû ileyh. inne rabbî rahîmuv vedûd.
Meal (Diyanet)
"Rabbinizden mağfiret dileyin; O'na tevbe edin; doğrusu Rabbim merhamet eder ve çok sever."
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
91
قَالُوا۟ يَٰشُعَيْبُ مَا نَفْقَهُ كَثِيرًۭا مِّمَّا تَقُولُ وَإِنَّا لَنَرَىٰكَ فِينَا ضَعِيفًۭا ۖ وَلَوْلَا رَهْطُكَ لَرَجَمْنَٰكَ ۖ وَمَآ أَنتَ عَلَيْنَا بِعَزِيزٍۢ
Okunuş
kâlû yâ şu`aybu mâ nefkahû keŝîram mimmâ tekûlu veinnâ lenerâke fînâ da`îfâ. velevlâ rahtuke leracemnâk. vemâ ente `aleynâ bi`azîz.
Meal (Diyanet)
"Ey Şuayb! Söylediklerinin çoğunu anlamıyor ve doğrusu seni aramızda güçsüz görüyoruz. Eğer taraftarların olmasaydı seni taşlardık. Esasen bizim gözümüzde pek itibarın da yoktur" dediler.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
92
قَالَ يَٰقَوْمِ أَرَهْطِىٓ أَعَزُّ عَلَيْكُم مِّنَ ٱللَّهِ وَٱتَّخَذْتُمُوهُ وَرَآءَكُمْ ظِهْرِيًّا ۖ إِنَّ رَبِّى بِمَا تَعْمَلُونَ مُحِيطٌۭ
Okunuş
kâle yâ kavmi erahtî e`azzu `aleykum mine-llâh. vetteḫaẕtumûhu verâekum żihriyyâ. inne rabbî bimâ ta`melûne muhît.
Meal (Diyanet)
"Ey Milletim! Benim taraftarlarım size göre Allah'tan daha mı değerlidir ki Allah'a sırt çevirdiniz? Doğrusu Rabbim yaptıklarınızı bilgisiyle kuşatmıştır" dedi.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
93
وَيَٰقَوْمِ ٱعْمَلُوا۟ عَلَىٰ مَكَانَتِكُمْ إِنِّى عَٰمِلٌۭ ۖ سَوْفَ تَعْلَمُونَ مَن يَأْتِيهِ عَذَابٌۭ يُخْزِيهِ وَمَنْ هُوَ كَٰذِبٌۭ ۖ وَٱرْتَقِبُوٓا۟ إِنِّى مَعَكُمْ رَقِيبٌۭ
Okunuş
veyâ kavmi-`melû `alâ mekânetikum innî `âmil. sevfe ta`lemûne mey ye'tîhi `aẕâbuy yuḫzîhi vemen huve kâẕib. vertekibû innî me`akum rakîb.
Meal (Diyanet)
"Ey Milletim! Durumunuzun gerektirdiğini yapın, doğrusu ben de yapacağım. Kime rezil edici bir azabın geleceğini, kimin yalancı olduğunu bileceksiniz. Gözleyin, doğrusu ben de sizinle beraber gözlüyorum."
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
94
وَلَمَّا جَآءَ أَمْرُنَا نَجَّيْنَا شُعَيْبًۭا وَٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ مَعَهُۥ بِرَحْمَةٍۢ مِّنَّا وَأَخَذَتِ ٱلَّذِينَ ظَلَمُوا۟ ٱلصَّيْحَةُ فَأَصْبَحُوا۟ فِى دِيَٰرِهِمْ جَٰثِمِينَ
Okunuş
velemmâ câe emrunâ necceynâ şu`aybev velleẕîne âmenû me`ahû birahmetim minnâ veeḫaẕeti-lleẕîne żalemu-ssayhatu feasbehû fî diyârihim câŝimîn.
Meal (Diyanet)
Buyruğumuz gelince, Şuayb'ı ve beraberindeki inananları katımızdan bir rahmet olarak kurtardık. Haksızlık yapanları bir çığlık yakaladı, oldukları yerde diz üstü çöküverdiler.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
95
كَأَن لَّمْ يَغْنَوْا۟ فِيهَآ ۗ أَلَا بُعْدًۭا لِّمَدْيَنَ كَمَا بَعِدَتْ ثَمُودُ
Okunuş
keel lem yağnev fîhâ. elâ bu`del limedyene kemâ be`idet ŝemûd.
Meal (Diyanet)
Sanki orada hiç yaşamamışlardı. Bilin ki Semud milleti Allah'ın rahmetinden uzaklaştığı gibi Medyen halkı da uzaklaştı.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
96
وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مُوسَىٰ بِـَٔايَٰتِنَا وَسُلْطَٰنٍۢ مُّبِينٍ
Okunuş
velekad erselnâ mûsâ biâyâtinâ vesultânim mubîn.
Meal (Diyanet)
And olsun ki Musa'yı Firavun ve erkanına mucizelerimizle, apaçık bir delil ile gönderdik. Firavun'un buyruğuna uydular, oysa Firavun'un buyurduğu sağduyuya uygun değildi.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
97
إِلَىٰ فِرْعَوْنَ وَمَلَإِي۟هِۦ فَٱتَّبَعُوٓا۟ أَمْرَ فِرْعَوْنَ ۖ وَمَآ أَمْرُ فِرْعَوْنَ بِرَشِيدٍۢ
Okunuş
ilâ fir`avne vemeleihî fettebe`û emra fir`avn. vemâ emru fir`avne biraşîd.
Meal (Diyanet)
And olsun ki Musa'yı Firavun ve erkanına mucizelerimizle, apaçık bir delil ile gönderdik. Firavun'un buyruğuna uydular, oysa Firavun'un buyurduğu sağduyuya uygun değildi.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
98
يَقْدُمُ قَوْمَهُۥ يَوْمَ ٱلْقِيَٰمَةِ فَأَوْرَدَهُمُ ٱلنَّارَ ۖ وَبِئْسَ ٱلْوِرْدُ ٱلْمَوْرُودُ
Okunuş
yakdumu kavmehû yevme-lkiyâmeti feevradehumu-nnâr. vebi'se-lvirdu-lmevrûd.
Meal (Diyanet)
Firavun, kıyamet gününde milletine öncülük eder, onları cehenneme götürür. Gittikleri yer ne kötü yerdir!
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
99
وَأُتْبِعُوا۟ فِى هَٰذِهِۦ لَعْنَةًۭ وَيَوْمَ ٱلْقِيَٰمَةِ ۚ بِئْسَ ٱلرِّفْدُ ٱلْمَرْفُودُ
Okunuş
veutbi`û fî hâẕihî la`netev veyevme-lkiyâmeh. bi'se-rrifdu-lmerfûd.
Meal (Diyanet)
Hem burada ve hem kıyamet gününde lanete uğratılırlar. Bu ne kötü bir bağıştır!
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
100
ذَٰلِكَ مِنْ أَنۢبَآءِ ٱلْقُرَىٰ نَقُصُّهُۥ عَلَيْكَ ۖ مِنْهَا قَآئِمٌۭ وَحَصِيدٌۭ
Okunuş
ẕâlike min embâi-lkurâ nekussuhû `aleyke minhâ kâimuv vehasîd.
Meal (Diyanet)
Bu sana anlattıklarımız, kasabaların başından geçenlerdir. Onların bir kısmı hala duruyor, bir kısmı ise silinip gitmiştir.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
101
وَمَا ظَلَمْنَٰهُمْ وَلَٰكِن ظَلَمُوٓا۟ أَنفُسَهُمْ ۖ فَمَآ أَغْنَتْ عَنْهُمْ ءَالِهَتُهُمُ ٱلَّتِى يَدْعُونَ مِن دُونِ ٱللَّهِ مِن شَىْءٍۢ لَّمَّا جَآءَ أَمْرُ رَبِّكَ ۖ وَمَا زَادُوهُمْ غَيْرَ تَتْبِيبٍۢ
Okunuş
vemâ żalemnâhum velâkin żalemû enfusehum femâ ağnet `anhum âlihetuhumu-lletî yed`ûne min dûni-llâhi min şey'il lemmâ câe emru rabbik. vemâ zâdûhum ğayra tetbîb.
Meal (Diyanet)
Onlara Biz zulmetmedik, fakat onlar kendilerine yazık ettiler. Rabbinin buyruğu gelince, Allah'ı bırakıp taptıkları tanrılar kendilerine bir fayda vermedi, kayıplarını artırmaktan başka bir şeye yaramadı.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
102
وَكَذَٰلِكَ أَخْذُ رَبِّكَ إِذَآ أَخَذَ ٱلْقُرَىٰ وَهِىَ ظَٰلِمَةٌ ۚ إِنَّ أَخْذَهُۥٓ أَلِيمٌۭ شَدِيدٌ
Okunuş
vekeẕâlike aḫẕu rabbike iẕâ eḫaẕe-lkurâ vehiye żâlimeh. inne aḫẕehû elîmun şedîd.
Meal (Diyanet)
Allah, kasabaların zalim halkını yakalayınca, böyle yakalar; yakalaması da şiddetli ve elimdir.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
103
إِنَّ فِى ذَٰلِكَ لَءَايَةًۭ لِّمَنْ خَافَ عَذَابَ ٱلْءَاخِرَةِ ۚ ذَٰلِكَ يَوْمٌۭ مَّجْمُوعٌۭ لَّهُ ٱلنَّاسُ وَذَٰلِكَ يَوْمٌۭ مَّشْهُودٌۭ
Okunuş
inne fî ẕâlike leâyetel limen ḫâfe `aẕâbe-l'âḫirah. ẕâlike yevmum mecmû`ul lehu-nnâsu veẕâlike yevmum meşhûd.
Meal (Diyanet)
Ahiretin azabından korkanlara, bunda, hiç şüphesiz ibret vardır. Bu, insanların toplanacağı gündür; bu, görülecek bir gündür.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
104
وَمَا نُؤَخِّرُهُۥٓ إِلَّا لِأَجَلٍۢ مَّعْدُودٍۢ
Okunuş
vemâ nu'eḫḫiruhû illâ liecelim ma`dûd.
Meal (Diyanet)
Biz, o günü, ancak belli bir süreye kadar geciktiririz.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
105
يَوْمَ يَأْتِ لَا تَكَلَّمُ نَفْسٌ إِلَّا بِإِذْنِهِۦ ۚ فَمِنْهُمْ شَقِىٌّۭ وَسَعِيدٌۭ
Okunuş
yevme ye'ti lâ tekellemu nefsun illâ biiẕnih. feminhum şekiyyuv vese`îd.
Meal (Diyanet)
O gün gelince, Allah'ın izni olmaksızın hiç kimse konuşamaz: İçlerinde bedbaht olanlar da, mesut olanlar da vardır.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
106
فَأَمَّا ٱلَّذِينَ شَقُوا۟ فَفِى ٱلنَّارِ لَهُمْ فِيهَا زَفِيرٌۭ وَشَهِيقٌ
Okunuş
feemme-lleẕîne şekû fefi-nnâri lehum fîhâ zefîruv veşehîk.
Meal (Diyanet)
Bedbaht olanlar cehennemdedirler. Onlar orada ah edip inlerler.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
107
خَٰلِدِينَ فِيهَا مَا دَامَتِ ٱلسَّمَٰوَٰتُ وَٱلْأَرْضُ إِلَّا مَا شَآءَ رَبُّكَ ۚ إِنَّ رَبَّكَ فَعَّالٌۭ لِّمَا يُرِيدُ
Okunuş
ḫâlidîne fîhâ mâ dâmeti-ssemâvâtu vel'ardu illâ mâ şâe rabbuk. inne rabbeke fa``âlul limâ yurîd.
Meal (Diyanet)
Rabbinin dilemesi bir yana, gökler ve yer durdukça, orada temelli kalacaklardır. Rabbin, şüphesiz, her istediğini yapar.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
108
۞ وَأَمَّا ٱلَّذِينَ سُعِدُوا۟ فَفِى ٱلْجَنَّةِ خَٰلِدِينَ فِيهَا مَا دَامَتِ ٱلسَّمَٰوَٰتُ وَٱلْأَرْضُ إِلَّا مَا شَآءَ رَبُّكَ ۖ عَطَآءً غَيْرَ مَجْذُوذٍۢ
Okunuş
veemme-lleẕîne su`idû fefi-lcenneti ḫâlidîne fîhâ mâ dâmeti-ssemâvâtu vel'ardu illâ mâ şâe rabbuk. `atâen ğayra mecẕûẕ.
Meal (Diyanet)
Mesud olanlar ise cennettedirler. Rabbinin dilemesi bir yana, sonsuz bir lütuf olarak, gökler ve yer durdukça, orada temelli kalacaklardır.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
109
فَلَا تَكُ فِى مِرْيَةٍۢ مِّمَّا يَعْبُدُ هَٰٓؤُلَآءِ ۚ مَا يَعْبُدُونَ إِلَّا كَمَا يَعْبُدُ ءَابَآؤُهُم مِّن قَبْلُ ۚ وَإِنَّا لَمُوَفُّوهُمْ نَصِيبَهُمْ غَيْرَ مَنقُوصٍۢ
Okunuş
felâ teku fî miryetim mimmâ ya`budu hâulâ'. mâ ya`budûne illâ kemâ ya`budu âbâuhum min kabl. veinnâ lemuveffûhum nesîbehum ğayra menkûs.
Meal (Diyanet)
Bu putperestlerin taptıklarının batıl olduğunda şüphen olmasın; daha önce babalarının tapmış oldukları gibi onlar da taparlar. Onlara paylarını şüphesiz eksiksiz olarak ödeyeceğiz.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
110
وَلَقَدْ ءَاتَيْنَا مُوسَى ٱلْكِتَٰبَ فَٱخْتُلِفَ فِيهِ ۚ وَلَوْلَا كَلِمَةٌۭ سَبَقَتْ مِن رَّبِّكَ لَقُضِىَ بَيْنَهُمْ ۚ وَإِنَّهُمْ لَفِى شَكٍّۢ مِّنْهُ مُرِيبٍۢ
Okunuş
velekad âteynâ mûse-lkitâbe faḫtulife fîh. velevlâ kelimetun sebekat mir rabbike lekudiye beynehum. veinnehum lefî şekkim minhu murîbun.
Meal (Diyanet)
And olsun ki, Musa'ya Kitap verdik; onda ayrılığa düştüler. Eğer Rabbinin verilmiş bir sözü olmasaydı, aralarında çoktan hükmedilmiş olurdu. Doğrusu onlar, Kitap'ın Allah katından olduğunda şüphe ve endişe içindedirler.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
111
وَإِنَّ كُلًّۭا لَّمَّا لَيُوَفِّيَنَّهُمْ رَبُّكَ أَعْمَٰلَهُمْ ۚ إِنَّهُۥ بِمَا يَعْمَلُونَ خَبِيرٌۭ
Okunuş
veinne kullel lemmâ leyuveffiyennehum rabbuke a`mâlehum. innehû bimâ ya`melûne ḫabîr.
Meal (Diyanet)
Rabbin, onların işlerinin karşılığını elbette tamamen verecektir. O, şüphesiz, onların yaptıklarını bilir.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
112
فَٱسْتَقِمْ كَمَآ أُمِرْتَ وَمَن تَابَ مَعَكَ وَلَا تَطْغَوْا۟ ۚ إِنَّهُۥ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌۭ
Okunuş
festekim kemâ umirte vemen tâbe me`ake velâ tatğav. innehû bimâ ta`melûne besîr.
Meal (Diyanet)
Sen, beraberindeki tevbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Aşırı gitmeyin, doğrusu Allah yaptıklarınızı görür.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
113
وَلَا تَرْكَنُوٓا۟ إِلَى ٱلَّذِينَ ظَلَمُوا۟ فَتَمَسَّكُمُ ٱلنَّارُ وَمَا لَكُم مِّن دُونِ ٱللَّهِ مِنْ أَوْلِيَآءَ ثُمَّ لَا تُنصَرُونَ
Okunuş
velâ terkenû ile-lleẕîne żalemû fetemessekumu-nnâru vemâ lekum min dûni-llâhi min evliyâe ŝumme lâ tunsarûn.
Meal (Diyanet)
Haksızlık yapanlara yönelmeyin, yoksa ateş size de dokunur. Sizin Allah'tan başka dostunuz yoktur; sonra, yardım da göremezsiniz.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
114
وَأَقِمِ ٱلصَّلَوٰةَ طَرَفَىِ ٱلنَّهَارِ وَزُلَفًۭا مِّنَ ٱلَّيْلِ ۚ إِنَّ ٱلْحَسَنَٰتِ يُذْهِبْنَ ٱلسَّيِّـَٔاتِ ۚ ذَٰلِكَ ذِكْرَىٰ لِلذَّٰكِرِينَ
Okunuş
veekimi-ssalâte tarafeyi-nnehâri vezulefem mine-lleyl. inne-lhasenâti yuẕhibne-sseyyiât. ẕâlike ẕikrâ liẕẕâkirîn.
Meal (Diyanet)
Gündüzün iki ucunda ve gecenin gündüze yakın zamanlarında namaz kıl. Doğrusu iyilikler kötülükleri giderir. Bu, öğüt kabul edenlere bir öğüttür.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
115
وَٱصْبِرْ فَإِنَّ ٱللَّهَ لَا يُضِيعُ أَجْرَ ٱلْمُحْسِنِينَ
Okunuş
vasbir feinne-llâhe lâ yudî`u ecra-lmuhsinîn.
Meal (Diyanet)
Sabret, Allah iyi davrananların ecrini elbette zayi etmez.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
116
فَلَوْلَا كَانَ مِنَ ٱلْقُرُونِ مِن قَبْلِكُمْ أُو۟لُوا۟ بَقِيَّةٍۢ يَنْهَوْنَ عَنِ ٱلْفَسَادِ فِى ٱلْأَرْضِ إِلَّا قَلِيلًۭا مِّمَّنْ أَنجَيْنَا مِنْهُمْ ۗ وَٱتَّبَعَ ٱلَّذِينَ ظَلَمُوا۟ مَآ أُتْرِفُوا۟ فِيهِ وَكَانُوا۟ مُجْرِمِينَ
Okunuş
felevlâ kâne mine-lkurûni min kablikum ulû bekiyyetiy yenhevne `ani-lfesâdi fi-l'ardi illâ kalîlem mimmen enceynâ minhum. vettebe`a-lleẕîne żalemû mâ utrifû fîhi vekânû mucrimîn.
Meal (Diyanet)
Sizden önceki nesillerin ileri gelenleri, yeryüzünde bozgunculuğa engel olmalı değil miydiler? Onlardan kurtardıklarımız pek azdır. Kendilerine verilen nimete karşı haksızlık edenlere uyanlar ise suçlu oldular.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
117
وَمَا كَانَ رَبُّكَ لِيُهْلِكَ ٱلْقُرَىٰ بِظُلْمٍۢ وَأَهْلُهَا مُصْلِحُونَ
Okunuş
vemâ kâne rabbuke liyuhlike-lkurâ biżulmiv veehluhâ muslihûn.
Meal (Diyanet)
Rabbin, kasabaların halkı ıslah olmuşken, haksız yere onları yok etmez.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
118
وَلَوْ شَآءَ رَبُّكَ لَجَعَلَ ٱلنَّاسَ أُمَّةًۭ وَٰحِدَةًۭ ۖ وَلَا يَزَالُونَ مُخْتَلِفِينَ
Okunuş
velev şâe rabbuke lece`ale-nnâse ummetev vâhidetev velâ yezâlûne muḫtelifîn.
Meal (Diyanet)
Eğer Rabbin dileseydi insanları tek bir ümmet kılardı. Fakat, Rabbinin merhamet ettikleri bir yana, hala ayrılıktadırlar, esasen onları bunun için yaratmıştır. Rabbinin "And olsun ki cehennemi hep insan ve cin ile dolduracağım" sözü yerine gelmiştir.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
119
إِلَّا مَن رَّحِمَ رَبُّكَ ۚ وَلِذَٰلِكَ خَلَقَهُمْ ۗ وَتَمَّتْ كَلِمَةُ رَبِّكَ لَأَمْلَأَنَّ جَهَنَّمَ مِنَ ٱلْجِنَّةِ وَٱلنَّاسِ أَجْمَعِينَ
Okunuş
illâ mer rahime rabbuk. veliẕâlike ḫalekahum. vetemmet kelimetu rabbike leemleenne cehenneme mine-lcinneti vennâsi ecme`în.
Meal (Diyanet)
Eğer Rabbin dileseydi insanları tek bir ümmet kılardı. Fakat, Rabbinin merhamet ettikleri bir yana, hala ayrılıktadırlar, esasen onları bunun için yaratmıştır. Rabbinin "And olsun ki cehennemi hep insan ve cin ile dolduracağım" sözü yerine gelmiştir.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
120
وَكُلًّۭا نَّقُصُّ عَلَيْكَ مِنْ أَنۢبَآءِ ٱلرُّسُلِ مَا نُثَبِّتُ بِهِۦ فُؤَادَكَ ۚ وَجَآءَكَ فِى هَٰذِهِ ٱلْحَقُّ وَمَوْعِظَةٌۭ وَذِكْرَىٰ لِلْمُؤْمِنِينَ
Okunuş
vekullen nekussu `aleyke min embâi-rrusuli mâ nuŝebbitu bihî fuâdek. vecâeke fî hâẕihi-lhakku vemev`iżatuv veẕikrâ lilmu'minîn.
Meal (Diyanet)
Peygamberlerin başlarından geçenlerden, sana anlattığımız her şey, senin gönlünü pekiştirmemizi sağlar; sana bu belgelerle gerçek; inananlara da öğüt ve hatırlatma gelmiştir.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
121
وَقُل لِّلَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ ٱعْمَلُوا۟ عَلَىٰ مَكَانَتِكُمْ إِنَّا عَٰمِلُونَ
Okunuş
vekul lilleẕîne lâ yu'minûne-`melû `alâ mekânetikum. innâ `âmilûn.
Meal (Diyanet)
İnanmayanlara: "Durumunuzun gerektirdiğini yapın, doğrusu biz de yapıyoruz; bekleyin, biz de bekliyoruz" de.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
122
وَٱنتَظِرُوٓا۟ إِنَّا مُنتَظِرُونَ
Okunuş
venteżirû. innâ munteżirûn.
Meal (Diyanet)
İnanmayanlara: "Durumunuzun gerektirdiğini yapın, doğrusu biz de yapıyoruz; bekleyin, biz de bekliyoruz" de.
سُورَةُ هُودٍ
· Hud Suresi
123
وَلِلَّهِ غَيْبُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ وَإِلَيْهِ يُرْجَعُ ٱلْأَمْرُ كُلُّهُۥ فَٱعْبُدْهُ وَتَوَكَّلْ عَلَيْهِ ۚ وَمَا رَبُّكَ بِغَٰفِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ
Okunuş
velillâhi ğaybu-ssemâvâti vel'ardi veileyhi yurce`u-l'emru kulluhû fa`budhu vetevekkel `aleyh. vemâ rabbuke biğâfilin `ammâ ta`melûn.
Meal (Diyanet)
Göklerin ve yerin gaybı Allah'a aittir. Bütün işler O'na döndürülür. Öyleyse O'na kulluk et, O'na güven. Rabbin, yaptıklarınızdan habersiz değildir.
سُورَةُ يُوسُفَ
· Yusuf Suresi
1
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ الٓر ۚ تِلْكَ ءَايَٰتُ ٱلْكِتَٰبِ ٱلْمُبِينِ
Okunuş
elif-lâm-râ. tilke âyâtu-lkitâbi-lmubîn.
Meal (Diyanet)
Elif, Lam, Ra. Bunlar, gerçeği açıklayan Kitap'ın ayetleridir.
سُورَةُ يُوسُفَ
· Yusuf Suresi
2
إِنَّآ أَنزَلْنَٰهُ قُرْءَٰنًا عَرَبِيًّۭا لَّعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ
Okunuş
innâ enzelnâhu kur'ânen `arabiyyel le`allekum ta`kilûn.
Meal (Diyanet)
Biz onu, anlayasınız diye, Arapça bir Kuran olarak indirdik.
سُورَةُ يُوسُفَ
· Yusuf Suresi
3
نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ أَحْسَنَ ٱلْقَصَصِ بِمَآ أَوْحَيْنَآ إِلَيْكَ هَٰذَا ٱلْقُرْءَانَ وَإِن كُنتَ مِن قَبْلِهِۦ لَمِنَ ٱلْغَٰفِلِينَ
Okunuş
nahnu nekussu `aleyke ahsene-lkasasi bimâ evhaynâ ileyke hâẕe-lkur'ân. vein kunte min kablihî lemine-lğâfilîn.
Meal (Diyanet)
Biz bu Kuran'ı vahyederek, sana en güzel kıssaları anlatıyoruz.. Oysa daha önce sen bunlardan habersizdin.
سُورَةُ يُوسُفَ
· Yusuf Suresi
4
إِذْ قَالَ يُوسُفُ لِأَبِيهِ يَٰٓأَبَتِ إِنِّى رَأَيْتُ أَحَدَ عَشَرَ كَوْكَبًۭا وَٱلشَّمْسَ وَٱلْقَمَرَ رَأَيْتُهُمْ لِى سَٰجِدِينَ
Okunuş
iẕ kâle yûsufu liebîhi yâ ebeti innî raeytu ehade `aşera kevkebev veşşemse velkamera raeytuhum lî sâcidîn.
Meal (Diyanet)
Yusuf babasına: "Babacığım! "Rüyamda onbir yıldız, güneş ve ayın bana secde ettiklerini gördüm" demişti.
سُورَةُ يُوسُفَ
· Yusuf Suresi
5
قَالَ يَٰبُنَىَّ لَا تَقْصُصْ رُءْيَاكَ عَلَىٰٓ إِخْوَتِكَ فَيَكِيدُوا۟ لَكَ كَيْدًا ۖ إِنَّ ٱلشَّيْطَٰنَ لِلْإِنسَٰنِ عَدُوٌّۭ مُّبِينٌۭ
Okunuş
kâle yâ buneyye lâ taksus ru'yâke `alâ iḫvetike feyekîdû leke keydâ. inne-şşeytâne lil'insâni `aduvvum mubîn.
Meal (Diyanet)
Babası şunları söyledi: "Oğulcuğum! Rüyanı kardeşlerine anlatma, yoksa sana tuzak kurarlar; zira şeytan insanın apaçık düşmanıdır".
سُورَةُ يُوسُفَ
· Yusuf Suresi
6
وَكَذَٰلِكَ يَجْتَبِيكَ رَبُّكَ وَيُعَلِّمُكَ مِن تَأْوِيلِ ٱلْأَحَادِيثِ وَيُتِمُّ نِعْمَتَهُۥ عَلَيْكَ وَعَلَىٰٓ ءَالِ يَعْقُوبَ كَمَآ أَتَمَّهَا عَلَىٰٓ أَبَوَيْكَ مِن قَبْلُ إِبْرَٰهِيمَ وَإِسْحَٰقَ ۚ إِنَّ رَبَّكَ عَلِيمٌ حَكِيمٌۭ
Okunuş
vekeẕâlike yectebîke rabbuke veyu`allimuke min te'vîli-l'ehâdîŝi veyutimmu ni`metehû `aleyke ve`alâ âli ya`kûbe kemâ etemmehâ `alâ ebeveyke min kablu ibrâhîme veishâk. inne rabbeke `alîmun hakîm.
Meal (Diyanet)
"Rabbin seni böylece rüyandaki gibi seçecek, sana rüyaları yorumlamayı öğretecek; daha önce, ataların İbrahim ve İshak'a nimetlerini tamamladığı gibi, sana ve Yakub soyuna da tamamlayacaktır. Doğrusu Rabbin bilir, hakimdir."
سُورَةُ يُوسُفَ
· Yusuf Suresi
7
۞ لَّقَدْ كَانَ فِى يُوسُفَ وَإِخْوَتِهِۦٓ ءَايَٰتٌۭ لِّلسَّآئِلِينَ
Okunuş
lekad kâne fî yûsufe veiḫvetihî âyâtul lissâilîn.
Meal (Diyanet)
And olsun ki, Yusuf ve kardeşlerinin olayında, soranlara nice ibretler vardır.
سُورَةُ يُوسُفَ
· Yusuf Suresi
8
إِذْ قَالُوا۟ لَيُوسُفُ وَأَخُوهُ أَحَبُّ إِلَىٰٓ أَبِينَا مِنَّا وَنَحْنُ عُصْبَةٌ إِنَّ أَبَانَا لَفِى ضَلَٰلٍۢ مُّبِينٍ
Okunuş
iẕ kâlû leyûsufu veeḫûhu ehabbu ilâ ebînâ minnâ venahnu `usbeh. inne ebânâ lefî dalâlim mubîn.
Meal (Diyanet)
Kardeşleri demişlerdi ki: "Yusuf ve özkardeşi babamıza bizden daha sevgilidir. Oysa biz bir cemaatiz. Babamız açık bir yanlışlık içindedir."
سُورَةُ يُوسُفَ
· Yusuf Suresi
9
ٱقْتُلُوا۟ يُوسُفَ أَوِ ٱطْرَحُوهُ أَرْضًۭا يَخْلُ لَكُمْ وَجْهُ أَبِيكُمْ وَتَكُونُوا۟ مِنۢ بَعْدِهِۦ قَوْمًۭا صَٰلِحِينَ
Okunuş
uktulû yûsufe evi-trahûhu arday yaḫlu lekum vechu ebîkum vetekûnû mim ba`dihî kavmen sâlihîn.
Meal (Diyanet)
"Yusuf'u öldürün veya onu ıssız bir yere bırakıverin ki babanız size kalsın; ondan sonra da iyi kimseler olursunuz"
سُورَةُ يُوسُفَ
· Yusuf Suresi
10
قَالَ قَآئِلٌۭ مِّنْهُمْ لَا تَقْتُلُوا۟ يُوسُفَ وَأَلْقُوهُ فِى غَيَٰبَتِ ٱلْجُبِّ يَلْتَقِطْهُ بَعْضُ ٱلسَّيَّارَةِ إِن كُنتُمْ فَٰعِلِينَ
Okunuş
kâle kâilum minhum lâ taktulû yûsufe veelkûhu fî ğayâbeti-lcubbi yeltekithu ba`du-sseyyârati in kuntum fâ`ilîn.
Meal (Diyanet)
İçlerinden biri: "Yusuf'u öldürmeyin, onu bir kuyunun derinliklerine bırakın. Böyle yaparsanız yolculardan onu bulup alan olur" dedi.
سُورَةُ يُوسُفَ
· Yusuf Suresi
11
قَالُوا۟ يَٰٓأَبَانَا مَا لَكَ لَا تَأْمَ۫نَّا عَلَىٰ يُوسُفَ وَإِنَّا لَهُۥ لَنَٰصِحُونَ
Okunuş
kâlû yâ ebânâ mâ leke lâ te'mennâ `alâ yûsufe veinnâ lehû lenâsihûn.
Meal (Diyanet)
Bunun üzerine "Ey babamız! Yusuf'un iyiliğini istediğimiz halde, onu niçin bize emniyet etmiyorsun? Yarın onu bizimle beraber gönder de gezsin oynasın, biz onu herhalde koruruz" dediler.
سُورَةُ يُوسُفَ
· Yusuf Suresi
12
أَرْسِلْهُ مَعَنَا غَدًۭا يَرْتَعْ وَيَلْعَبْ وَإِنَّا لَهُۥ لَحَٰفِظُونَ
Okunuş
ersilhu me`anâ ğadey yerta` veyel`ab veinnâ lehû lehâfiżûn.
Meal (Diyanet)
Bunun üzerine "Ey babamız! Yusuf'un iyiliğini istediğimiz halde, onu niçin bize emniyet etmiyorsun? Yarın onu bizimle beraber gönder de gezsin oynasın, biz onu herhalde koruruz" dediler.
سُورَةُ يُوسُفَ
· Yusuf Suresi
13
قَالَ إِنِّى لَيَحْزُنُنِىٓ أَن تَذْهَبُوا۟ بِهِۦ وَأَخَافُ أَن يَأْكُلَهُ ٱلذِّئْبُ وَأَنتُمْ عَنْهُ غَٰفِلُونَ
Okunuş
kâle innî leyahzununî en teẕhebû bihî veeḫâfu ey ye'kulehu-ẕẕi'bu veentum `anhu ğâfilûn.
Meal (Diyanet)
Babaları, "Onu götürmeniz beni üzüyor; siz farkına varmadan onu kurdun yemesinden korkarım" dedi.
سُورَةُ يُوسُفَ
· Yusuf Suresi
14
قَالُوا۟ لَئِنْ أَكَلَهُ ٱلذِّئْبُ وَنَحْنُ عُصْبَةٌ إِنَّآ إِذًۭا لَّخَٰسِرُونَ
Okunuş
kâlû lein ekelehu-ẕẕi'bu venahnu `usbetun innâ iẕel leḫâsirûn.
Meal (Diyanet)
"And olsun ki, biz kuvvetli bir toplulukken kurt onu yerse, biz aciz sayılırız" dediler.
سُورَةُ يُوسُفَ
· Yusuf Suresi
15
فَلَمَّا ذَهَبُوا۟ بِهِۦ وَأَجْمَعُوٓا۟ أَن يَجْعَلُوهُ فِى غَيَٰبَتِ ٱلْجُبِّ ۚ وَأَوْحَيْنَآ إِلَيْهِ لَتُنَبِّئَنَّهُم بِأَمْرِهِمْ هَٰذَا وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ
Okunuş
felemmâ ẕehebû bihî veecme`û ey yec`alûhu fî ğayâbeti-lcubb. veevhaynâ ileyhi letunebbiennehum biemrihim hâẕâ vehum lâ yeş`urûn.
Meal (Diyanet)
Yusuf'u oturup bir kuyunun derinliklerine bırakmayı kararlaştırdılar. Biz ona, kardeşlerinin bu işlerini kendileri farkına varmadan haber vereceksin, diye vahyettik.
سُورَةُ يُوسُفَ
· Yusuf Suresi
16
وَجَآءُوٓ أَبَاهُمْ عِشَآءًۭ يَبْكُونَ
Okunuş
vecâû ebâhum `işâey yebkûn.
Meal (Diyanet)
Akşam üstü ağlayarak babalarına geldiklerinde: "Ey babamız! İnan olsun biz yarış yapıyorduk; Yusuf'u eşyamızın yanına bırakmıştık; bir kurt onu yedi. Her ne kadar doğru söylüyorsak da sen bize inanmazsın" dediler.
سُورَةُ يُوسُفَ
· Yusuf Suresi
17
قَالُوا۟ يَٰٓأَبَانَآ إِنَّا ذَهَبْنَا نَسْتَبِقُ وَتَرَكْنَا يُوسُفَ عِندَ مَتَٰعِنَا فَأَكَلَهُ ٱلذِّئْبُ ۖ وَمَآ أَنتَ بِمُؤْمِنٍۢ لَّنَا وَلَوْ كُنَّا صَٰدِقِينَ
Okunuş
kâlû yâ ebânâ innâ ẕehebnâ nestebiku veteraknâ yûsufe `inde metâ`inâ feekelehu-ẕẕi'b. vemâ ente bimu'minil lenâ velev kunnâ sâdikîn.
Meal (Diyanet)
Akşam üstü ağlayarak babalarına geldiklerinde: "Ey babamız! İnan olsun biz yarış yapıyorduk; Yusuf'u eşyamızın yanına bırakmıştık; bir kurt onu yedi. Her ne kadar doğru söylüyorsak da sen bize inanmazsın" dediler.
سُورَةُ يُوسُفَ
· Yusuf Suresi
18
وَجَآءُو عَلَىٰ قَمِيصِهِۦ بِدَمٍۢ كَذِبٍۢ ۚ قَالَ بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ أَنفُسُكُمْ أَمْرًۭا ۖ فَصَبْرٌۭ جَمِيلٌۭ ۖ وَٱللَّهُ ٱلْمُسْتَعَانُ عَلَىٰ مَا تَصِفُونَ
Okunuş
vecâû `alâ kamîsihî bidemin kâẕib. kâle bel sevvelet lekum enfusukum emrâ. fesabrun cemîl. vellâhu-lmuste`ânu `alâ mâ tesifûn.
Meal (Diyanet)
Üzerine başka bir kan bulaşmış olarak Yusuf'un gömleğini de getirmişlerdi. Babaları: "Sizi nefsiniz bir iş yapmaya sürükledi; artık bana güzelce sabır gerekir. Anlattıklarınıza ancak Allah'tan yardım istenir" dedi.
سُورَةُ يُوسُفَ
· Yusuf Suresi
19
وَجَآءَتْ سَيَّارَةٌۭ فَأَرْسَلُوا۟ وَارِدَهُمْ فَأَدْلَىٰ دَلْوَهُۥ ۖ قَالَ يَٰبُشْرَىٰ هَٰذَا غُلَٰمٌۭ ۚ وَأَسَرُّوهُ بِضَٰعَةًۭ ۚ وَٱللَّهُ عَلِيمٌۢ بِمَا يَعْمَلُونَ
Okunuş
vecâet seyyâratun feerselû vâridehum feedlâ delveh. kâle yâ buşrâ hâẕâ ğulâm. veeserrûhu bidâ`ah. vellâhu `alîmum bimâ ya`melûn.
Meal (Diyanet)
Bir kervan geldi, sucularını gönderdiler; sucu kovasını kuyuya saldı, "Müjde! İşte bir oğlan" dedi. Yusuf'u alıp onu ticari bir mal olarak sakladılar. Oysa Allah yaptıklarını bilir.
سُورَةُ يُوسُفَ
· Yusuf Suresi
20
وَشَرَوْهُ بِثَمَنٍۭ بَخْسٍۢ دَرَٰهِمَ مَعْدُودَةٍۢ وَكَانُوا۟ فِيهِ مِنَ ٱلزَّٰهِدِينَ
Okunuş
veşeravhu biŝemenim baḫsin derâhime ma`dûdeh. vekânû fîhi mine-zzâhidîn.
Meal (Diyanet)
Onu yanlarında alıkoymak istemedikleri için ucuz bir fiyata, birkaç dirheme sattılar.
سُورَةُ يُوسُفَ
· Yusuf Suresi
21
وَقَالَ ٱلَّذِى ٱشْتَرَىٰهُ مِن مِّصْرَ لِٱمْرَأَتِهِۦٓ أَكْرِمِى مَثْوَىٰهُ عَسَىٰٓ أَن يَنفَعَنَآ أَوْ نَتَّخِذَهُۥ وَلَدًۭا ۚ وَكَذَٰلِكَ مَكَّنَّا لِيُوسُفَ فِى ٱلْأَرْضِ وَلِنُعَلِّمَهُۥ مِن تَأْوِيلِ ٱلْأَحَادِيثِ ۚ وَٱللَّهُ غَالِبٌ عَلَىٰٓ أَمْرِهِۦ وَلَٰكِنَّ أَكْثَرَ ٱلنَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
Okunuş
vekâle-lleẕi-şterâhu mim misra limraetihî ekrimî meŝvâhu `asâ ey yenfe`anâ ev netteḫiẕehû veledâ. vekeẕâlike mekkennâ liyûsufe fi-l'ard. velinu`allimehû min te'vîli-l'ehâdîŝ. vellâhu ğâlibun `alâ emrihî velâkinne ekŝera-nnâsi lâ ya`lemûn.
Meal (Diyanet)
Mısır'da onu satın alan kimse karısına: "Ona güzel bak, belki bize faydası olur yahut ta onu evlat ediniriz" dedi. Biz işte böylece Yusuf'u o yere yerleştirdik; ona, rüyaların nasıl yorumlanacağını öğrettik. Allah, işinde hakimdir, fakat insanların çoğu bunu bilmezler.
سُورَةُ يُوسُفَ
· Yusuf Suresi
22
وَلَمَّا بَلَغَ أَشُدَّهُۥٓ ءَاتَيْنَٰهُ حُكْمًۭا وَعِلْمًۭا ۚ وَكَذَٰلِكَ نَجْزِى ٱلْمُحْسِنِينَ
Okunuş
velemmâ beleğa eşuddeh âteynâhu hukmev ve`ilmâ. vekeẕâlike neczi-lmuhsinîn.
Meal (Diyanet)
Erginlik çağına erince ona hikmet ve bilgi verdik. İyi davrananları böyle mükafatlandırırız.
سُورَةُ يُوسُفَ
· Yusuf Suresi
23
وَرَٰوَدَتْهُ ٱلَّتِى هُوَ فِى بَيْتِهَا عَن نَّفْسِهِۦ وَغَلَّقَتِ ٱلْأَبْوَٰبَ وَقَالَتْ هَيْتَ لَكَ ۚ قَالَ مَعَاذَ ٱللَّهِ ۖ إِنَّهُۥ رَبِّىٓ أَحْسَنَ مَثْوَاىَ ۖ إِنَّهُۥ لَا يُفْلِحُ ٱلظَّٰلِمُونَ
Okunuş
verâvedethu-lletî huve fî beytihâ `an nefsihî veğallekati-l'ebvâbe vekâlet heyte lek. kâle me`âẕe-llâhi innehû rabbî ahsene meŝvây. innehû lâ yuflihu-żżâlimûn.
Meal (Diyanet)
Evinde bulunduğu kadın onu kendine çağırdı, kapıları sıkı sıkı kapadı ve "gelsene" dedi. Yusuf: "Günah işlemekten Allah'a sığınırım, doğrusu senin kocan benim efendimdir; bana iyi baktı. Haksızlık yapanlar şüphesiz başarıya ulaşamazlar." dedi.
سُورَةُ يُوسُفَ
· Yusuf Suresi
24
وَلَقَدْ هَمَّتْ بِهِۦ ۖ وَهَمَّ بِهَا لَوْلَآ أَن رَّءَا بُرْهَٰنَ رَبِّهِۦ ۚ كَذَٰلِكَ لِنَصْرِفَ عَنْهُ ٱلسُّوٓءَ وَٱلْفَحْشَآءَ ۚ إِنَّهُۥ مِنْ عِبَادِنَا ٱلْمُخْلَصِينَ
Okunuş
velekad hemmet bih. vehemme bihâ. levlâ er raâ burhâne rabbih. keẕâlike linasrife `anhu-ssûe velfahşâ'. innehû min `ibâdine-lmuḫlesîn.
Meal (Diyanet)
And olsun ki kadın Yusuf'a karşı istekli idi; Rabbin'den bir işaret görmeseydi Yusuf da onu isteyecekti. İşte ondan kötülüğü ve fenalığı böylece engelledik. Doğrusu o bizim çok samimi kullarımızdandır.
سُورَةُ يُوسُفَ
· Yusuf Suresi
25
وَٱسْتَبَقَا ٱلْبَابَ وَقَدَّتْ قَمِيصَهُۥ مِن دُبُرٍۢ وَأَلْفَيَا سَيِّدَهَا لَدَا ٱلْبَابِ ۚ قَالَتْ مَا جَزَآءُ مَنْ أَرَادَ بِأَهْلِكَ سُوٓءًا إِلَّآ أَن يُسْجَنَ أَوْ عَذَابٌ أَلِيمٌۭ
Okunuş
vestebeke-lbâbe vekaddet kamîsahû min duburiv veelfeyâ seyyidehâ lede-lbâb. kâlet mâ cezâu men erâde biehlike sûen illâ ey yuscene ev `aẕâbun elîm.
Meal (Diyanet)
İkisi de kapıya koştu, kadın arkadan Yusuf'un gömleğini yırttı; kapının önünde kocasına rastladılar. Kadın kocasına "Ailene fenalık etmek isteyen bir kimsenin cezası ya hapis ya da can yakıcı bir azab olmalıdır" dedi.
سُورَةُ يُوسُفَ
· Yusuf Suresi
26
قَالَ هِىَ رَٰوَدَتْنِى عَن نَّفْسِى ۚ وَشَهِدَ شَاهِدٌۭ مِّنْ أَهْلِهَآ إِن كَانَ قَمِيصُهُۥ قُدَّ مِن قُبُلٍۢ فَصَدَقَتْ وَهُوَ مِنَ ٱلْكَٰذِبِينَ
Okunuş
kâle hiye râvedetnî `an nefsî veşehide şâhidum min ehlihâ. in kâne kamîsuhû kudde min kubulin fesadekat vehuve mine-lkâẕibîn.
Meal (Diyanet)
Yusuf: "Beni kendine o çağırdı" dedi. Kadın tarafından bir şahit, "Eğer gömleği önden yırtılmışsa kadın doğru söylemiş, erkek yalancılardandır; şayet gömleği arkadan yırtılmışsa kadın yalan söylemiştir, erkek doğrulardandır" diye şahidlik etti.
سُورَةُ يُوسُفَ
· Yusuf Suresi
27
وَإِن كَانَ قَمِيصُهُۥ قُدَّ مِن دُبُرٍۢ فَكَذَبَتْ وَهُوَ مِنَ ٱلصَّٰدِقِينَ
Okunuş
vein kâne kamîsuhû kudde min duburin fekeẕebet vehuve mine-ssâdikîn.
Meal (Diyanet)
Yusuf: "Beni kendine o çağırdı" dedi. Kadın tarafından bir şahit, "Eğer gömleği önden yırtılmışsa kadın doğru söylemiş, erkek yalancılardandır; şayet gömleği arkadan yırtılmışsa kadın yalan söylemiştir, erkek doğrulardandır" diye şahidlik etti.
سُورَةُ يُوسُفَ
· Yusuf Suresi
28
فَلَمَّا رَءَا قَمِيصَهُۥ قُدَّ مِن دُبُرٍۢ قَالَ إِنَّهُۥ مِن كَيْدِكُنَّ ۖ إِنَّ كَيْدَكُنَّ عَظِيمٌۭ
Okunuş
felemmâ raâ kamîsahû kudde min duburin kâle innehû min keydikunn. inne keydekunne `ażîm.
Meal (Diyanet)
Kocası gömleğin arkadan yırtılmış olduğunu görünce, karısına hitaben "Doğrusu bu sizin hilenizdir, siz kadınların fendi büyüktür" dedi. Yusuf'a dönerek: "Yusuf! Sen bundan kimseye bahsetme"; kadına dönerek: "Sen de günahının bağışlanmasını dile, çünkü suçlulardansın" dedi.
سُورَةُ يُوسُفَ
· Yusuf Suresi
29
يُوسُفُ أَعْرِضْ عَنْ هَٰذَا ۚ وَٱسْتَغْفِرِى لِذَنۢبِكِ ۖ إِنَّكِ كُنتِ مِنَ ٱلْخَاطِـِٔينَ
Okunuş
yûsufu a`rid `an hâẕâ vestağfirî liẕembik. inneki kunti mine-lḫâtiîn.
Meal (Diyanet)
Kocası gömleğin arkadan yırtılmış olduğunu görünce, karısına hitaben "Doğrusu bu sizin hilenizdir, siz kadınların fendi büyüktür" dedi. Yusuf'a dönerek: "Yusuf! Sen bundan kimseye bahsetme"; kadına dönerek: "Sen de günahının bağışlanmasını dile, çünkü suçlulardansın" dedi.
سُورَةُ يُوسُفَ
· Yusuf Suresi
30
۞ وَقَالَ نِسْوَةٌۭ فِى ٱلْمَدِينَةِ ٱمْرَأَتُ ٱلْعَزِيزِ تُرَٰوِدُ فَتَىٰهَا عَن نَّفْسِهِۦ ۖ قَدْ شَغَفَهَا حُبًّا ۖ إِنَّا لَنَرَىٰهَا فِى ضَلَٰلٍۢ مُّبِينٍۢ
Okunuş
vekâle nisvetun fi-lmedîneti-mraetu-l`azîzi turâvidu fetâhâ `an nefsih. kad şeğafehâ hubbâ. innâ lenerâhâ fî dalâlim mubîn.
Meal (Diyanet)
Şehirde bir takım kadınlar: "Vezirin karısı kölesinin olmak istiyormuş; sevgisi bağrını yakmış; doğrusu onun besbelli sapıtmış olduğunu görüyoruz." dediler.
سُورَةُ يُوسُفَ
· Yusuf Suresi
31
فَلَمَّا سَمِعَتْ بِمَكْرِهِنَّ أَرْسَلَتْ إِلَيْهِنَّ وَأَعْتَدَتْ لَهُنَّ مُتَّكَـًۭٔا وَءَاتَتْ كُلَّ وَٰحِدَةٍۢ مِّنْهُنَّ سِكِّينًۭا وَقَالَتِ ٱخْرُجْ عَلَيْهِنَّ ۖ فَلَمَّا رَأَيْنَهُۥٓ أَكْبَرْنَهُۥ وَقَطَّعْنَ أَيْدِيَهُنَّ وَقُلْنَ حَٰشَ لِلَّهِ مَا هَٰذَا بَشَرًا إِنْ هَٰذَآ إِلَّا مَلَكٌۭ كَرِيمٌۭ
Okunuş
felemmâ semi`at bimekrihinne erselet ileyhinne vea`tedet lehunne muttekeev veâtet kulle vâhidetim minhunne sikkînev vekâleti-ḫruc `aleyhinn. felemmâ raeynâhu ekbernehû vekatta`ne eydiyehunne vekulne hâşe lillâhi mâ hâẕâ beşerâ. in hâẕâ illâ melekun kerîm.
Meal (Diyanet)
Kadınların kendisini yermesini işitince onları davet etti; koltuklar hazırladı; geldiklerinde her birine birer bıçak verdi. Yusuf'a: "Yanlarına çık" dedi. Kadınlar Yusuf'u görünce şaşıp ellerini kestiler ve "Allah'ı tenzih ederiz ama, bu insan değil ancak çok güzel bir melektir" dediler.
سُورَةُ يُوسُفَ
· Yusuf Suresi
32
قَالَتْ فَذَٰلِكُنَّ ٱلَّذِى لُمْتُنَّنِى فِيهِ ۖ وَلَقَدْ رَٰوَدتُّهُۥ عَن نَّفْسِهِۦ فَٱسْتَعْصَمَ ۖ وَلَئِن لَّمْ يَفْعَلْ مَآ ءَامُرُهُۥ لَيُسْجَنَنَّ وَلَيَكُونًۭا مِّنَ ٱلصَّٰغِرِينَ
Okunuş
kâlet feẕâlikunne-lleẕî lumtunnenî fîh. velekad râvettuhû `an nefsihî festa`sam. veleil lem yef`al mâ âmuruhû leyuscenenne veleyekûnem mine-ssâğirîn.
Meal (Diyanet)
Vezirin karısı: "İşte sözünü edip beni yerdiğiniz budur. And olsun ki onun olmak istedim, fakat o iffetinden dolayı çekindi. Emrimi yine yapmazsa, and olsun ki hapse tıkılacak ve kahre uğrayanlardan olacak."
سُورَةُ يُوسُفَ
· Yusuf Suresi
33
قَالَ رَبِّ ٱلسِّجْنُ أَحَبُّ إِلَىَّ مِمَّا يَدْعُونَنِىٓ إِلَيْهِ ۖ وَإِلَّا تَصْرِفْ عَنِّى كَيْدَهُنَّ أَصْبُ إِلَيْهِنَّ وَأَكُن مِّنَ ٱلْجَٰهِلِينَ
Okunuş
kâle rabbi-ssicnu ehabbu ileyye mimmâ yed`ûnenî ileyh. veillâ tasrif `annî keydehunne asbu ileyhinne veekum mine-lcâhilîn.
Meal (Diyanet)
Yusuf: "Rabbim! Hapis benim için, bunların istediklerini yapmaktan daha iyidir. Eğer tuzaklarını benden uzaklaştırmazsan onlara meyleder ve bilmeyenlerden olurum." dedi.
سُورَةُ يُوسُفَ
· Yusuf Suresi
34
فَٱسْتَجَابَ لَهُۥ رَبُّهُۥ فَصَرَفَ عَنْهُ كَيْدَهُنَّ ۚ إِنَّهُۥ هُوَ ٱلسَّمِيعُ ٱلْعَلِيمُ
Okunuş
festecâbe lehû rabbuhû fesarafe `anhu keydehunn. innehû huve-ssemî`u-l`alîm.
Meal (Diyanet)
Rabbi onun duasını kabul etti ve kadınların tuzağına engel oldu. Zira O, işitir ve bilir.
سُورَةُ يُوسُفَ
· Yusuf Suresi
35
ثُمَّ بَدَا لَهُم مِّنۢ بَعْدِ مَا رَأَوُا۟ ٱلْءَايَٰتِ لَيَسْجُنُنَّهُۥ حَتَّىٰ حِينٍۢ
Okunuş
ŝumme bedâ lehum mim ba`di mâ raevu-l'âyâti leyescununnehû hattâ hîn.
Meal (Diyanet)
Sonra, kadının ailesi delilleri Yusuf'un lehinde gördüğü halde, onu bir süre için hapsetmeyi uygun buldu.
سُورَةُ يُوسُفَ
· Yusuf Suresi
36
وَدَخَلَ مَعَهُ ٱلسِّجْنَ فَتَيَانِ ۖ قَالَ أَحَدُهُمَآ إِنِّىٓ أَرَىٰنِىٓ أَعْصِرُ خَمْرًۭا ۖ وَقَالَ ٱلْءَاخَرُ إِنِّىٓ أَرَىٰنِىٓ أَحْمِلُ فَوْقَ رَأْسِى خُبْزًۭا تَأْكُلُ ٱلطَّيْرُ مِنْهُ ۖ نَبِّئْنَا بِتَأْوِيلِهِۦٓ ۖ إِنَّا نَرَىٰكَ مِنَ ٱلْمُحْسِنِينَ
Okunuş
vedeḫale me`ahu-ssicne feteyân. kâle ehaduhumâ innî erânî a`siru ḫamrâ. vekâle-l'âḫaru innî erânî ahmilu fevka ra'sî ḫubzen te'kulu-ttayru minh. nebbi'nâ bite'vîlih. innâ nerâke mine-lmuhsinîn.
Meal (Diyanet)
Hapse, onunla beraber, iki genç daha girdi. Biri, "Rüyamda şaraplık üzüm sıktığımı gördüm" dedi; diğeri "Başımın üzerinde, kuşların yediği bir ekmek taşıdığımı gördüm" dedi. "Bize bunu yorumla; senin iyi bir kimse olduğunu görüyoruz"
سُورَةُ يُوسُفَ
· Yusuf Suresi
37
قَالَ لَا يَأْتِيكُمَا طَعَامٌۭ تُرْزَقَانِهِۦٓ إِلَّا نَبَّأْتُكُمَا بِتَأْوِيلِهِۦ قَبْلَ أَن يَأْتِيَكُمَا ۚ ذَٰلِكُمَا مِمَّا عَلَّمَنِى رَبِّىٓ ۚ إِنِّى تَرَكْتُ مِلَّةَ قَوْمٍۢ لَّا يُؤْمِنُونَ بِٱللَّهِ وَهُم بِٱلْءَاخِرَةِ هُمْ كَٰفِرُونَ
Okunuş
kâle lâ ye'tîkumâ ta`âmun turzekânihî illâ nebbe'tukumâ bite'vîlihî kable ey ye'tiyekumâ. ẕâlikumâ mimmâ `allemenî rabbî. innî teraktu millete kavmil lâ yu'minûne billâhi vehum bil'âḫirati hum kâfirûn.
Meal (Diyanet)
Yusuf: "Rabbimin bana öğrettiği bilgi ile, daha yiyeceğiniz yemek gelmeden size onu yorumlarım. Doğrusu ben, Allah'a inanmayan ve ahireti inkar eden, bir milletin dinini bırakmışımdır.
سُورَةُ يُوسُفَ
· Yusuf Suresi
38
وَٱتَّبَعْتُ مِلَّةَ ءَابَآءِىٓ إِبْرَٰهِيمَ وَإِسْحَٰقَ وَيَعْقُوبَ ۚ مَا كَانَ لَنَآ أَن نُّشْرِكَ بِٱللَّهِ مِن شَىْءٍۢ ۚ ذَٰلِكَ مِن فَضْلِ ٱللَّهِ عَلَيْنَا وَعَلَى ٱلنَّاسِ وَلَٰكِنَّ أَكْثَرَ ٱلنَّاسِ لَا يَشْكُرُونَ
Okunuş
vetteba`tu millete âbâî ibrâhîme veishâka veya`kûb. mâ kâne lenâ en nuşrike billâhi min şey'. ẕâlike min fadli-llâhi `aleynâ ve`ale-nnâsi velâkinne ekŝera-nnâsi lâ yeşkurûn.
Meal (Diyanet)
Atalarım İbrahim, İshak ve Yakub'un dinine uydum. Allah'a herhangi bir ortak koşmak bize yaraşmaz; bu, Allah'ın bize ve insanlara olan lütfudur; fakat insanların çoğu şükretmez" dedi.
سُورَةُ يُوسُفَ
· Yusuf Suresi
39
يَٰصَىٰحِبَىِ ٱلسِّجْنِ ءَأَرْبَابٌۭ مُّتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ أَمِ ٱللَّهُ ٱلْوَٰحِدُ ٱلْقَهَّارُ
Okunuş
yâ sâhibeyi-ssicni eerbâbum muteferrikûne ḫayrun emi-llâhu-lvâhidu-lkahhâr.
Meal (Diyanet)
"Ey mahpus arkadaşlarım! Ayrı ayrı bir sürü uydurma rabler mi daha iyidir, yoksa her şeyden üstün tek Allah mı?"
سُورَةُ يُوسُفَ
· Yusuf Suresi
40
مَا تَعْبُدُونَ مِن دُونِهِۦٓ إِلَّآ أَسْمَآءًۭ سَمَّيْتُمُوهَآ أَنتُمْ وَءَابَآؤُكُم مَّآ أَنزَلَ ٱللَّهُ بِهَا مِن سُلْطَٰنٍ ۚ إِنِ ٱلْحُكْمُ إِلَّا لِلَّهِ ۚ أَمَرَ أَلَّا تَعْبُدُوٓا۟ إِلَّآ إِيَّاهُ ۚ ذَٰلِكَ ٱلدِّينُ ٱلْقَيِّمُ وَلَٰكِنَّ أَكْثَرَ ٱلنَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
Okunuş
mâ ta`budûne min dûnihî illâ esmâen semmeytumûhâ entum veâbâukum mâ enzele-llâhu bihâ min sultân. ini-lhukmu illâ lillâh. emera ellâ ta`budû illâ iyyâh. ẕâlike-ddînu-lkayyimu velâkinne ekŝera-nnâsi lâ ya`lemûn.
Meal (Diyanet)
"Allah'ı bırakıp taptığınız, sizin ve babalarınızın adlandırdığı putlardan başka bir şey değildir. Allah onların doğru olduğuna dair bir delil indirmemiştir. Hüküm vermek ancak Allah'a aittir; kendisinden başkasına değil, O'na tapmanızı emretmiştir. Bu, dosdoğru dindir, fakat insanların çoğu bilmezler".
سُورَةُ يُوسُفَ
· Yusuf Suresi
41
يَٰصَىٰحِبَىِ ٱلسِّجْنِ أَمَّآ أَحَدُكُمَا فَيَسْقِى رَبَّهُۥ خَمْرًۭا ۖ وَأَمَّا ٱلْءَاخَرُ فَيُصْلَبُ فَتَأْكُلُ ٱلطَّيْرُ مِن رَّأْسِهِۦ ۚ قُضِىَ ٱلْأَمْرُ ٱلَّذِى فِيهِ تَسْتَفْتِيَانِ
Okunuş
yâ sâhibeyi-ssicni emmâ ehadukumâ feyeskî rabbehû ḫamrâ. veemme-l'âḫaru feyuslebu fete'kulu-ttayru mir ra'sih. kudiye-l'emru-lleẕî fîhi testeftiyân.
Meal (Diyanet)
"Ey mahpus arkadaşlarım! Biriniz efendinize şarap sunacak, diğeri asılacak ve kuşlar başından yiyecektir. Sorduğunuz iş işte böylece kesinleşmiştir."
سُورَةُ يُوسُفَ
· Yusuf Suresi
42
وَقَالَ لِلَّذِى ظَنَّ أَنَّهُۥ نَاجٍۢ مِّنْهُمَا ٱذْكُرْنِى عِندَ رَبِّكَ فَأَنسَىٰهُ ٱلشَّيْطَٰنُ ذِكْرَ رَبِّهِۦ فَلَبِثَ فِى ٱلسِّجْنِ بِضْعَ سِنِينَ
Okunuş
vekâle lilleẕî żanne ennehû nâcim minhume-ẕkurnî `inde rabbik. feensâhu-şşeytânu ẕikra rabbihî felebiŝe fi-ssicni bid`a sinîn.
Meal (Diyanet)
İkisinden, kurtulacağını sandığı kimseye Yusuf: "Efendinin yanında beni an" dedi. Ama şeytan efendisine onu hatırlatmayı unutturdu ve Yusuf bu yüzden daha birkaç yıl hapiste kaldı.
سُورَةُ يُوسُفَ
· Yusuf Suresi
43
وَقَالَ ٱلْمَلِكُ إِنِّىٓ أَرَىٰ سَبْعَ بَقَرَٰتٍۢ سِمَانٍۢ يَأْكُلُهُنَّ سَبْعٌ عِجَافٌۭ وَسَبْعَ سُنۢبُلَٰتٍ خُضْرٍۢ وَأُخَرَ يَابِسَٰتٍۢ ۖ يَٰٓأَيُّهَا ٱلْمَلَأُ أَفْتُونِى فِى رُءْيَٰىَ إِن كُنتُمْ لِلرُّءْيَا تَعْبُرُونَ
Okunuş
vekâle-lmeliku innî erâ seb`a bekarâtin simâniy ye'kuluhunne seb`un `icâfuv veseb`a sumbulâtin ḫudriv veuḫarâ yâbisât. yâ eyyuhe-lmeleu eftûnî fî ru'yâye in kuntum lirru'yâ ta`burûn.
Meal (Diyanet)
Hükümdar: "Ben, yedi semiz ineği yedi zayıf ineğin yediğini; yedi yeşil başak ve bir o kadar da kurumuş başak görüyorum. Ey ileri gelenler! Eğer rüya yormasını biliyorsanız rüyamı söyleyiniz." dedi.
سُورَةُ يُوسُفَ
· Yusuf Suresi
44
قَالُوٓا۟ أَضْغَٰثُ أَحْلَٰمٍۢ ۖ وَمَا نَحْنُ بِتَأْوِيلِ ٱلْأَحْلَٰمِ بِعَٰلِمِينَ
Okunuş
kâlû adğâŝu ahlâm. vemâ nahnu bite'vîli-l'ahlâmi bi`âlimîn.
Meal (Diyanet)
Etrafındakiler: "Bir takım karışık rüyalar; biz böyle rüyaların yorumunu bilmeyiz" dediler.
سُورَةُ يُوسُفَ
· Yusuf Suresi
45
وَقَالَ ٱلَّذِى نَجَا مِنْهُمَا وَٱدَّكَرَ بَعْدَ أُمَّةٍ أَنَا۠ أُنَبِّئُكُم بِتَأْوِيلِهِۦ فَأَرْسِلُونِ
Okunuş
vekâle-lleẕî necâ minhumâ veddekera ba`de ummetin ene unebbiukum bite'vîlihî feersilûn.
Meal (Diyanet)
Hapisteki iki kişiden kurtulmuş olanı, nice zaman sonra Yusuf'u hatırladı ve: "Ben size bunu yorumlayacağım, hele beni gönderin" dedi.
سُورَةُ يُوسُفَ
· Yusuf Suresi
46
يُوسُفُ أَيُّهَا ٱلصِّدِّيقُ أَفْتِنَا فِى سَبْعِ بَقَرَٰتٍۢ سِمَانٍۢ يَأْكُلُهُنَّ سَبْعٌ عِجَافٌۭ وَسَبْعِ سُنۢبُلَٰتٍ خُضْرٍۢ وَأُخَرَ يَابِسَٰتٍۢ لَّعَلِّىٓ أَرْجِعُ إِلَى ٱلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَعْلَمُونَ
Okunuş
yûsufu eyyuhe-ssiddîku eftinâ fî seb`i bekarâtin simâniy ye'kuluhunne seb`un `icâfuv veseb`i sumbulâtin ḫudriv veuḫarâ yâbisâtil le`allî erci`u ile-nnâsi le`allehum ya`lemûn.
Meal (Diyanet)
Hapishaneye varıp: "Ey doğru sözlü Yusuf! Rüyada görülen yedi semiz ineği yedi zayıf ineğin yemesi; yedi yeşil başak ve bir o kadar kuru başak nedir? Bize yorumla, ben de insanlara ulaştırayım da bilsinler" dedi.
سُورَةُ يُوسُفَ
· Yusuf Suresi
47
قَالَ تَزْرَعُونَ سَبْعَ سِنِينَ دَأَبًۭا فَمَا حَصَدتُّمْ فَذَرُوهُ فِى سُنۢبُلِهِۦٓ إِلَّا قَلِيلًۭا مِّمَّا تَأْكُلُونَ
Okunuş
kâle tezra`ûne seb`a sinîne deebâ. femâ hasattum feẕerûhu fî sumbulihî illâ kalîlem mimmâ te'kulûn.
Meal (Diyanet)
Yusuf: "Devamlı yedi sene ekin ekip, biçtiğiniz ekinin yediğinizden artanını başağında bırakın."
سُورَةُ يُوسُفَ
· Yusuf Suresi
48
ثُمَّ يَأْتِى مِنۢ بَعْدِ ذَٰلِكَ سَبْعٌۭ شِدَادٌۭ يَأْكُلْنَ مَا قَدَّمْتُمْ لَهُنَّ إِلَّا قَلِيلًۭا مِّمَّا تُحْصِنُونَ
Okunuş
ŝumme ye'tî mim ba`di ẕâlike seb`un şidâduy ye'kulne mâ kaddemtum lehunne illâ kalîlem mimmâ tuhsinûn.
Meal (Diyanet)
"Sonra bunun ardından yedi kurak yıl gelir, bütün biriktirdiğinizi yer, yalnız az bir miktar saklarsınız."
سُورَةُ يُوسُفَ
· Yusuf Suresi
49
ثُمَّ يَأْتِى مِنۢ بَعْدِ ذَٰلِكَ عَامٌۭ فِيهِ يُغَاثُ ٱلنَّاسُ وَفِيهِ يَعْصِرُونَ
Okunuş
ŝumme ye'tî mim ba`di ẕâlike `âmun fîhi yuğâŝu-nnâsu vefîhi ya`sirûn.
Meal (Diyanet)
"Sonra, halkın yağmur göreceği bir yıl gelir, o zaman sıkıp sağarlar" dedi.
سُورَةُ يُوسُفَ
· Yusuf Suresi
50
وَقَالَ ٱلْمَلِكُ ٱئْتُونِى بِهِۦ ۖ فَلَمَّا جَآءَهُ ٱلرَّسُولُ قَالَ ٱرْجِعْ إِلَىٰ رَبِّكَ فَسْـَٔلْهُ مَا بَالُ ٱلنِّسْوَةِ ٱلَّٰتِى قَطَّعْنَ أَيْدِيَهُنَّ ۚ إِنَّ رَبِّى بِكَيْدِهِنَّ عَلِيمٌۭ
Okunuş
vekâle-lmeliku-'tûnî bih. felemmâ câehu-rrasûlu kâle-rci` ilâ rabbike fes'elhu mâ bâlu-nnisveti-llâtî katta`ne eydiyehunn. inne rabbî bikeydihinne `alîm.
Meal (Diyanet)
Hükümdar: "Onu bana getirin" dedi. Yusuf'a elçi gelince, "Efendine dön, kadınlar niçin ellerini kesmişlerdi bir sor; doğrusu Rabbim onların hilesini bilir" dedi.
سُورَةُ يُوسُفَ
· Yusuf Suresi
51
قَالَ مَا خَطْبُكُنَّ إِذْ رَٰوَدتُّنَّ يُوسُفَ عَن نَّفْسِهِۦ ۚ قُلْنَ حَٰشَ لِلَّهِ مَا عَلِمْنَا عَلَيْهِ مِن سُوٓءٍۢ ۚ قَالَتِ ٱمْرَأَتُ ٱلْعَزِيزِ ٱلْـَٰٔنَ حَصْحَصَ ٱلْحَقُّ أَنَا۠ رَٰوَدتُّهُۥ عَن نَّفْسِهِۦ وَإِنَّهُۥ لَمِنَ ٱلصَّٰدِقِينَ
Okunuş
kâle mâ ḫatbukunne iẕ râvettunne yûsufe `an nefsih. kulne hâşe lillâhi mâ `alimnâ `aleyhi min sû'. kâleti-mraetu-l`azîzi-l'âne hashasa-lhakk. ene râvettuhû `an nefsihî veinnehû lemine-ssâdikîn.
Meal (Diyanet)
Hükümdar kadınlara: "Yusuf'un olmak istediğiniz zaman durumunuz neydi?" dedi. Kadınlar, "Haşa! Onun bir fenalığını görmedik" dediler. Vezirin karısı: "Şimdi gerçek ortaya çıktı; onun olmak isteyen bendim; doğrusu Yusuf doğrulardandır" dedi.
سُورَةُ يُوسُفَ
· Yusuf Suresi
52
ذَٰلِكَ لِيَعْلَمَ أَنِّى لَمْ أَخُنْهُ بِٱلْغَيْبِ وَأَنَّ ٱللَّهَ لَا يَهْدِى كَيْدَ ٱلْخَآئِنِينَ
Okunuş
ẕâlike liya`leme ennî lem eḫunhu bilğaybi veenne-llâhe lâ yehdî keyde-lḫâinîn.
Meal (Diyanet)
Yusuf, "Maksadım, vezire, gıyabında ihanet etmediğimi, hainlerin tuzaklarını Allah'ın başarıya erdirmediğini bilmesini sağlamaktı" dedi.